Queen of the Desert (Official Site): The official site for Werner Herzog's Queen of the Desert starring Nicole Kidman, James Franco, Robert Pattinson & Damian Lewis. Coming to US theaters 2016!
http://pitidi.blogspot.com.tr/
YeniAnayasa
31 Ocak 2016 Pazar
29 Ocak 2016 Cuma
Kürtler PKK'dan kopuyor 29 Ocak 2016 Cuma PKK ! bürokratik yapıya dönüştü
Denklemleri tersine çevirmeyi severim. Hayatın sırrı da o 'terslikte' yatar. Bu önermeyi kabul ederseniz, öteden beri sürdürdüğüm iddiamı da anlayışla ve kabulle karşılayacaksınızdır.
Üç şey söylüyorum:
1. Amerika, OD'da bir Kürt devleti oluşturmanın ötesinde ne yaptığını bilmiyor. Planı ve stratejisi yok.
2. Bu eksikleri ve kısıtları nedeniyle gün kazanmaya çalışıyor. O zaman da önce Rusya'yı kullanıyor. Şaşırtıcı olmasına rağmen bu noktada ısrarlıyım: Rusya, Suriye'de bir şey yaptığını sanırken esasen ABD tarafından kullanılmaktadır. Sonunda bu 'kullanılış' ona da bazı çıkarlar sağlayabilir. Ama hele o güne bir erelim. Masa dağıldıktan sonra kimin kazançlı çıkacağını yaşayan görecek.
3. En vahimi, PYD'nin bu dönemde, bu kanlı planda, oyunda, denklemde en fazla 'kullanılan' taraf, kanat veya örgüt olması. Maalesef bunu Kürtler görmüyor. Onlar da sonunda kazançlı çıkacakları varsayımıyla Suriye dağlarında kanlarını dökmekten, gençlerini öldürmekten geri durmuyor.
Yani, öyle herkesin ne yaptığını bilen, herkesin kendi pozisyonunu kurup muhafaza ettiği bir Suriye denklemi yok! 'Çözdükçe dolaşan' bir Suriye var.
***
Bu üçlü ters denkleme bir dördüncüsünü ekleyeyim, çok açık yazarak: bundan sonra PKK artık Kürtlerin de sorunudur.
Kabul ediyorum, karmaşık bir konudur PKK ve bu kurduğum denklem de şaşırtıcıdır ama ısrarlıyım. Şundan: bir kere, herkesin dönülmesini, yeniden başlamasını istediği çözüm süreci başlarsa bıraktığı yerden başlamayacak. Belki daha geri, belki daha ileri bir noktada atılacak düğümler.
İkincisi, kimse saf olmasın, bunca şey yaşandıktan sonra, kendi içinde HDP-Kandil-Öcalan zıtlaşmaları yaşandıktan sonra, Kürtlerin, PKK'yı sütten çıkmış ak kaşık gibi görmesi olanaksızdır. Bu görüşü sadece günlük siyasetin yakıp yıkma işinin bir sonucu olarak öne sürmüyorum. Çok daha derine inen bir sosyolojik yapının sonucu olarak belirtiyorum. Açıklayayım...
***
Birincisi, PKK! artık çok ciddi bir bürokratik yapıya dönüştü.!
Bu hal, Kürtlerin de ona ayrı bir gözle bakmasına yol açıyor.
İkincisi, uluslararası siyasetle olan ilişkisi PKK'nın Türkiye'de iç siyasete dönük iddialarını ortadan kaldırdı.
Artık başka ilişkilerin ! aktörü olarak görülüyor.
Üçüncüsü, Kürt halkının PKK ile süren ilişkisi daha ziyade GD Anadolu ile ilişkilidir.
Büyük kentlerin Kürt nüfusu kendisini PKK ile zaten irtibatlandırmıyordu.
Şimdi GD'da da sosyo-ekonomik yapı değiştikçe, bölgenin burjuvazisi geliştikçe bu derecede sert çekirdekli, militer- ideolojik bir örgütle arasındaki ilişki kopacaktır. Kopmaktadır.
Bu çerçeve, bu dört unsur bize başka bir şeyi gösteriyor: Uzun süredir iddia ettiğim gibi, Kürt konusu artık hem uluslararası bir sorundur hem de bölgesel bir soruna dönüşmüştür ki, bu da PKK'nın çok ötesine geçmiş bir pozisyona işaret ediyor.
Bütün bu koşullar ortaya çıktıktan sonra Kürt meselesini hâlâ bir PKK meselesi saymak, her şeyin PKK etrafında cereyan edeceğini düşünmek gerçeğe göz kapamaktır.
Hatta bugünden sonra Türkiye pozisyon değiştirip PKK ile yakınlaşsa doğrudan bu yaklaşım Kürtlerden tepki görür.
Şimdi PKK Kürtleri ikna etmek zorunda...
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Kürtler PKK'dan kopuyor
29 Ocak 2016 Cuma
Üç şey söylüyorum:
1. Amerika, OD'da bir Kürt devleti oluşturmanın ötesinde ne yaptığını bilmiyor. Planı ve stratejisi yok.
2. Bu eksikleri ve kısıtları nedeniyle gün kazanmaya çalışıyor. O zaman da önce Rusya'yı kullanıyor. Şaşırtıcı olmasına rağmen bu noktada ısrarlıyım: Rusya, Suriye'de bir şey yaptığını sanırken esasen ABD tarafından kullanılmaktadır. Sonunda bu 'kullanılış' ona da bazı çıkarlar sağlayabilir. Ama hele o güne bir erelim. Masa dağıldıktan sonra kimin kazançlı çıkacağını yaşayan görecek.
3. En vahimi, PYD'nin bu dönemde, bu kanlı planda, oyunda, denklemde en fazla 'kullanılan' taraf, kanat veya örgüt olması. Maalesef bunu Kürtler görmüyor. Onlar da sonunda kazançlı çıkacakları varsayımıyla Suriye dağlarında kanlarını dökmekten, gençlerini öldürmekten geri durmuyor.
Yani, öyle herkesin ne yaptığını bilen, herkesin kendi pozisyonunu kurup muhafaza ettiği bir Suriye denklemi yok! 'Çözdükçe dolaşan' bir Suriye var.
***
Bu üçlü ters denkleme bir dördüncüsünü ekleyeyim, çok açık yazarak: bundan sonra PKK artık Kürtlerin de sorunudur.
Kabul ediyorum, karmaşık bir konudur PKK ve bu kurduğum denklem de şaşırtıcıdır ama ısrarlıyım. Şundan: bir kere, herkesin dönülmesini, yeniden başlamasını istediği çözüm süreci başlarsa bıraktığı yerden başlamayacak. Belki daha geri, belki daha ileri bir noktada atılacak düğümler.
İkincisi, kimse saf olmasın, bunca şey yaşandıktan sonra, kendi içinde HDP-Kandil-Öcalan zıtlaşmaları yaşandıktan sonra, Kürtlerin, PKK'yı sütten çıkmış ak kaşık gibi görmesi olanaksızdır. Bu görüşü sadece günlük siyasetin yakıp yıkma işinin bir sonucu olarak öne sürmüyorum. Çok daha derine inen bir sosyolojik yapının sonucu olarak belirtiyorum. Açıklayayım...
***
Birincisi, PKK! artık çok ciddi bir bürokratik yapıya dönüştü.!
Bu hal, Kürtlerin de ona ayrı bir gözle bakmasına yol açıyor.
İkincisi, uluslararası siyasetle olan ilişkisi PKK'nın Türkiye'de iç siyasete dönük iddialarını ortadan kaldırdı.
Artık başka ilişkilerin ! aktörü olarak görülüyor.
Üçüncüsü, Kürt halkının PKK ile süren ilişkisi daha ziyade GD Anadolu ile ilişkilidir.
Büyük kentlerin Kürt nüfusu kendisini PKK ile zaten irtibatlandırmıyordu.
Şimdi GD'da da sosyo-ekonomik yapı değiştikçe, bölgenin burjuvazisi geliştikçe bu derecede sert çekirdekli, militer- ideolojik bir örgütle arasındaki ilişki kopacaktır. Kopmaktadır.
Bu çerçeve, bu dört unsur bize başka bir şeyi gösteriyor: Uzun süredir iddia ettiğim gibi, Kürt konusu artık hem uluslararası bir sorundur hem de bölgesel bir soruna dönüşmüştür ki, bu da PKK'nın çok ötesine geçmiş bir pozisyona işaret ediyor.
Bütün bu koşullar ortaya çıktıktan sonra Kürt meselesini hâlâ bir PKK meselesi saymak, her şeyin PKK etrafında cereyan edeceğini düşünmek gerçeğe göz kapamaktır.
Hatta bugünden sonra Türkiye pozisyon değiştirip PKK ile yakınlaşsa doğrudan bu yaklaşım Kürtlerden tepki görür.
Şimdi PKK Kürtleri ikna etmek zorunda...
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Kürtler PKK'dan kopuyor
29 Ocak 2016 Cuma
Deli Yürek: Bumerang Cehennemi HD Tek Parça izle Gaffar Okkan
Yusuf Miroğlu, nişanlısı Zeynep ile beraber askerliğini birlikte yaptığı
arkadaşının düğünü için Diyarbakır'a gider. Ancak arkadaşı düğün
sırasında bir suikast sonucu hayatını kaybeder. Miroğlu, olayın
sorumlularını araştırmaya başlayınca ortada çok karmaşık bir takım
örgütlerin olduğunu görür. Cinayetlerin Merhum Diyarbakır Emniyet Müdürü
Sayın Gaffar Okkan cinayeti ile de ilişkisi olduğunun farkına varır.Bu
esnada büyük bir çıkmazın içine giren Miroğlu askerde komutanlığını
yapan Bozo ile konuşunca bölgenin gerçeklerini görmeye başlar.
Uyuşturucu ticareti ve silah kaçakcılığı başta olmak üzere her türlü
kanunsuz olayın döndüğü bu bölgede Miroğlu ne yapacak?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Anayasa Platformu Konuşması 28 Ocak 2016
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Anayasa Platformu Konuşması 28 Ocak 2016
28 Oca 2016 tarihinde yayınlandı
Erdoğan: Özerklik ilan edenlerin dünyayı başına yıkarız
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başına yıkarız" dedi.
Yeni anayasa meselesi milletimizin güçlü bir talebi haline dönüşmüştür, STK'lar artık meseleye koymuştur.
"YENİ ANAYASA YERLİDİR, MİLLİDİR"
Yeni
anayasa yerlidir, millidir; yeni ve milli olan her meselede
Cumhurbaşkanı olarak ben de varım. Bundan önceki bütün anayasalar
ithaldir. Mevcut anayasa sürekli değiştirilen, ıslahı mümkün olmayan bir
anayasadır.
İşe asıl sahip çıkması gereken muhalefetin tam tersi
yönde çalıştığını görüyoruz, geçen dönemde komisyon çalışmaları
muhalefetin tutumu yüzünden akamete uğradı. Milletimizi temsil eden her
platformda yeni anayasa tartışılıyor, konuşuluyor.
"BİZDEKİ ANAYASALAR DARBE DÖNEMLERİNİN ANAYASALARIDIR"
Anayasa
metinleri bir toplum mutabakatıdır, bizdeki anayasalar ise darbe
dönemlerinin anayasalarıdır. Yeni anayasanın yapımındaki usulü çok iyi
belirlemeliyiz, 2011'deki yönetimin sağlıklı olmadığını gördük.
60
maddede 4 parti temsilcilerinin onayı vardı ama genel başkanlar onay
vermediği için 60 madde çıkarılamadı. Kimin samimi olduğunu anlamak için
bu çok iyi bir örnektir.
Bu millet içinden anayasa hazırlabilecek bir Meclis çıkaramadı mı? Bu millet hazır da elitler hazır değil.
Yasama organları ile yürütme ve yargı organları arasındaki çatışma devam ediyor, güçler birliği değil, güçler çatışması var.
BAŞKANLIK SİSTEMİNE İHTİYAÇ VAR
Yeni
anayasa ile birlikte hayata geçirilecek başkanlık sistemine ihtiyaç
olduğunu düşünüyoruz. Darbe anayasalarının gölgesinde geçen son 56
yılımızda başkanlık sistemi tartışması hiç eksik olmamıştır. Türkiye'nin
yeni anayasa tartışabildiği bir iklim bile bizim için bir kazançtır.
CUMHURBAŞKANI'NIN SEMBOLİK OLMASI DÜŞÜNÜLEMEZ
Cumhurbaşkanı'nın
halk tarafından seçilmesi le başkanlık sistemi için adım atıldı, halk
tarafından seçilen Cumhurbaşkanı'nın sembolik olması düşünülemez.
Seçim
sürecinde iç ve dış politikaya yönelik birçok mesaj veren
Cumhurbaşkanı, hiç kimse kusura bakmasın, sözlerinin arkasında durmak
zorundadır.
Farklı görüşlerdeki Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ın
nasıl çalıştığını gördük, bunlardan ders çıkarmak lazım. Ben bunları
yaşadım, adeta damdan düştüm. Türkiye'nin yeniden yapılanmaya ihtiyacı
hat safhadadır.
TEK DEVLET DİYORUZ
Nüfusumuz hamdolsun 79
milyona yaklaştı. Tek millet diyoruz. Tek bayrak diyoruz. Başka bir
bayrak asla bu semalarda dalgalanamaz diyoruz. Tek vatan diyoruz. 780
bin metre kare vatan toprağında herhangi bir ameliyata asla göz
yumamayız diyoruz. Tek devlet diyoruz.
DEVLET İÇİNDE DEVLET KURMAYA ÇALIŞANLARIN DÜNYAYI BAŞINA YIKARIZ
Adı
ve söylemi ne olursa olsun hiç bir devlet paralel devlet paralel yapıya
izin vermeyiz veremeyiz. Sözde cemaat adında, devlet içinde bir paralel
yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak özerklik adı altında
özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da
dünyayı başına yıkarız.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başına yıkarız" dedi.
Yeni anayasa meselesi milletimizin güçlü bir talebi haline dönüşmüştür, STK'lar artık meseleye koymuştur.
"YENİ ANAYASA YERLİDİR, MİLLİDİR"
Yeni
anayasa yerlidir, millidir; yeni ve milli olan her meselede
Cumhurbaşkanı olarak ben de varım. Bundan önceki bütün anayasalar
ithaldir. Mevcut anayasa sürekli değiştirilen, ıslahı mümkün olmayan bir
anayasadır.
İşe asıl sahip çıkması gereken muhalefetin tam tersi
yönde çalıştığını görüyoruz, geçen dönemde komisyon çalışmaları
muhalefetin tutumu yüzünden akamete uğradı. Milletimizi temsil eden her
platformda yeni anayasa tartışılıyor, konuşuluyor.
"BİZDEKİ ANAYASALAR DARBE DÖNEMLERİNİN ANAYASALARIDIR"
Anayasa
metinleri bir toplum mutabakatıdır, bizdeki anayasalar ise darbe
dönemlerinin anayasalarıdır. Yeni anayasanın yapımındaki usulü çok iyi
belirlemeliyiz, 2011'deki yönetimin sağlıklı olmadığını gördük.
60
maddede 4 parti temsilcilerinin onayı vardı ama genel başkanlar onay
vermediği için 60 madde çıkarılamadı. Kimin samimi olduğunu anlamak için
bu çok iyi bir örnektir.
Bu millet içinden anayasa hazırlabilecek bir Meclis çıkaramadı mı? Bu millet hazır da elitler hazır değil.
Yasama organları ile yürütme ve yargı organları arasındaki çatışma devam ediyor, güçler birliği değil, güçler çatışması var.
BAŞKANLIK SİSTEMİNE İHTİYAÇ VAR
Yeni
anayasa ile birlikte hayata geçirilecek başkanlık sistemine ihtiyaç
olduğunu düşünüyoruz. Darbe anayasalarının gölgesinde geçen son 56
yılımızda başkanlık sistemi tartışması hiç eksik olmamıştır. Türkiye'nin
yeni anayasa tartışabildiği bir iklim bile bizim için bir kazançtır.
CUMHURBAŞKANI'NIN SEMBOLİK OLMASI DÜŞÜNÜLEMEZ
Cumhurbaşkanı'nın
halk tarafından seçilmesi le başkanlık sistemi için adım atıldı, halk
tarafından seçilen Cumhurbaşkanı'nın sembolik olması düşünülemez.
Seçim
sürecinde iç ve dış politikaya yönelik birçok mesaj veren
Cumhurbaşkanı, hiç kimse kusura bakmasın, sözlerinin arkasında durmak
zorundadır.
Farklı görüşlerdeki Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ın
nasıl çalıştığını gördük, bunlardan ders çıkarmak lazım. Ben bunları
yaşadım, adeta damdan düştüm. Türkiye'nin yeniden yapılanmaya ihtiyacı
hat safhadadır.
TEK DEVLET DİYORUZ
Nüfusumuz hamdolsun 79
milyona yaklaştı. Tek millet diyoruz. Tek bayrak diyoruz. Başka bir
bayrak asla bu semalarda dalgalanamaz diyoruz. Tek vatan diyoruz. 780
bin metre kare vatan toprağında herhangi bir ameliyata asla göz
yumamayız diyoruz. Tek devlet diyoruz.
DEVLET İÇİNDE DEVLET KURMAYA ÇALIŞANLARIN DÜNYAYI BAŞINA YIKARIZ
Adı
ve söylemi ne olursa olsun hiç bir devlet paralel devlet paralel yapıya
izin vermeyiz veremeyiz. Sözde cemaat adında, devlet içinde bir paralel
yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak özerklik adı altında
özyönetim adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da
dünyayı başına yıkarız.
Türkiye’de Başkanlık Sistemi Tartışmaları 29 01 2016
3 saat önce canlı akış gerçekleştirildi
Panelde,
SETA Medya ve İletişim Araştırmaları Direktörlüğü tarafından hazırlanan
“Türkiye'de Başkanlık Sistemi Tartışmaları” raporu çerçevesinde
başkanlık sistemi tartışılacak.
SETA Medya ve İletişim Araştırmaları Direktörlüğü tarafından hazırlanan
“Türkiye'de Başkanlık Sistemi Tartışmaları” raporu çerçevesinde
başkanlık sistemi tartışılacak.
27 Ocak 2016 Çarşamba
Sezen Aksu - Hadi Bakalım Gülümse - 1991
"Hadi Bakalım" (Gülümse - 1991)
Yönetmen: Samim Değer
Söz: Aysel Gürel
Beste: Onno Tunç
Yerimiz mi dar yoksa yenimiz mi dar
Ne var?
Uçurmuş herkes, o da kim oluyor
Sen kimsin, kim bunlar
En büyük kim?
Hadi bakalım kolay gelsin
Bir acaip zor yarış
Bana ne aman ben anlamam
Pek hesaplı ince iş
Hadi bakalım kolay gelsin
Bir acaip zor yarış
Bana ne aman ben anlamam
Pek hesaplı ince iş
Sen seni bil, sen seni
Sen sıkı tut çeneni
Eline diline hakim ol
Sonra öcüler yer seni
Sen seni bil, sen seni
Sen sıkı tut çeneni
Eline diline hakim ol
Dikkaaaaaaat!....
Ah içimizde ne aç hevesler
Arada hicaz, arada caz nefesler
Bir yanımız her duruma müsait
Ne kadar uyarsa o kadar ister
Ah içimizde ne aç hevesler
Arada hicaz, arada caz nefesler
Bir yanımız her duruma müsait
Ne kadar uyarsa o kadar ister
Aaaaahhhhh....
Latin Amerika’ya şimdi bakalım 2016 Ülkelerin GSYİH'ya (nominal) göre sıralanışı
Latin Amerika’ya şimdi bakalım.
Gelecek hafta, Cumhur-başkanı’nın seyahati nedeniyle, Latin Amerika’yı konuşacağız. Avrupa’nın krizi, Ortadoğu’nun savaşı arasına sıkışmış gündemi Latin Amerika da pek rahatlatacağa benzemiyor. Çünkü hızla düşen enerji ve temel emtia fiyatları, artan borçlanma, Latin Amerika’yı yeni bir krizin eşiğine getirmiş durumda.
Ülkelerin GSYİH'ya (nominal) göre sıralanışı
Oysa Latin Amerika’da, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi 2000’li yıllardan itibaren reformcu, askeri darbe geleneğini reddeden ve bununla her düzeyde mücadele eden hükümetler işbaşına gelmeye başladı. Bu hükümetler, 70’li ve 80’li yıllarda bütün kıtanın kaynaklarını yağmalayan, sanayilerini kısır bir borç döngüsüne teslim eden darbeci siyasetin ekonomideki devamcısı olan neoliberal ekonomi politikalarını da gözden geçirmeye başladılar. Brezilya’da Lula da Silva, Arjantin’de Kirchner, Şili’de Michelle Bachelet, Ekvator’da Rafael Correa, Bolivya’da Morales iktidarları, Latin Amerika için yeni bir dönemi ve tam da 21. yüzyılın başlangıcında, bir önceki yüzyılın karanlığından çıkışı anlatıyordu. Bu çıkış ve bu çıkışı temsil eden başkanlar, siyasi liderler, cumhurbaşkanları, önce ABD ve İngiltere kaynaklı medyada, sonra da yerel medyada adeta linçe varan bir dezenformasyon dalgasıyla karşılandı.
Yapmak istedikleri bir çok reformu yapamadılar ama yine de bu süreçte, bütün bu ülkelerde, yağmacı özelleştirme uygulamalarından dönüldü ve özellikle petrol, doğalgaz gibi temel ihraç kaynaklarının daha etkin değerlendirilmesi için adımlar atıldı, sosyal politikalar -kısmen de olsa- devreye sokuldu.
Yeni dönem
Ülkeler arasında ekonomik entegrasyon örgütleri oluşturuldu. Mesela Güney Amerika Ulusları Birliği (UNASUR) ve Latin Amerika-Karayip Devletler Topluluğu (CELAC) gibi birlikler, ekonomi politikalarını ve sosyal alanları entegre etmek, yatırım oranlarını artırmak, ülkeler arasındaki ticareti etkin hale getirmek gibi işlevleri yerine getirdiler. Bu kurumlar, Latin Amerika tarihinde BM’den, dolayısıyla ABD’den bağımsız oluşturulan ilk etkin entegrasyon kurumları oldular. Örneğin Küba’ya uygulanan ambargonun ortadan kalkmasında CELAC’ın payı büyüktür. Bunun dışında SUCRE diye anılan, bölgesel bir takas ve tazminat sistemi olan birlik ise, ABD dolarının yerini alacak bir ticaret ve para sistemi üzerine yoğunlaştı, 2009 yılında da IMF’nin yerel versiyonu diyebileceğimiz Banco del Sur kuruldu. Bu banka, hem IMF gibi kaynak sağlamak hem de Dünya Bankası gibi alt yapı yatırımlarını desteklemek üzere oluşturulmuştu.
Bunun dışında Güney Boru Hattı (Oleoduc to del Sur) Venezüela, Ekvator, Bolivya, Arjantin’in enerji kaynaklarını birbirine bağlamak ve fazlası bulunan ülkelerin, açığı olan ülkelere etkin kaynak aktarımı ve dünyaya ihracı amacını taşıyordu. (Türkiye’nin TANAP gibi adımlarını hatırlayayım burada.)
Tüm bu adımların iki sonucu oldu. Birincisi ekonomik olarak, 1990’da yoksulluk Latin Amerika’nın yüzde 48.4’ünü sarmışken, bu oran 2014 yılında yüzde 28 olarak ölçülüyordu. Bunun dışında, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi güçlü bir orta sınıf oluştu. Örneğin Brezilya’da, yoksulluk sınırının dört katı gelir elde edenler, son 10 yılda 38 milyon artışla 61 milyona ulaştı. Bu süreçte, söz konusu ülkelere yöneltilen en büyük eleştiri, devletçi kapalı bir ekonomi amaçlandığıydı. En çok suçlanan Bolivya, bu zaman diliminde, en yüksek doğrudan yabancı yatırımı çeken ülke oldu. 2013’te Bolivya, GSYİH’ya oran olarak kıtanın en yüksek yabancı yatırımımı çekti. Ancak bu süreç, siyasi olarak kıta ülkeleri için çok yoğun bir kuşatmayı beraberinde getirdi. Eskiye dönmek isteyen yerel sermaye güçleri ve küresel finans sermayesi, bu adımları atan iktidarlara karşı yoğun bir dezenformasyon kampanyası başlattı. Brezilya’da Dilma Rousseff iktidarına karşı sokak eylemleri, yolsuzluk suçlamalarıyla birlikte geldi. Yoksulluk, yolsuzluk gibi yapısal-tarihsel- azgelişmişlik sorunları üzerinden yeni bir gerici restorasyon süreci başlatıldı. Seçimle gelmiş iktidarlar zayıflatıldı ve Arjantin’de olduğu gibi seçim kaybetmeye başladılar.
Yönetemeyen gider
Tüm bu 10 yıllık süreçte Latin Amerika, finansal olarak da ciddi bir dışa açılma trendi yaşadı.
Örneğin ekonomilerin toplam dış yükümlükleri ve dış varlıklarının toplamının toplam milli gelire oranı, şimdilerde yüzde 125 olarak ölçülüyor.
Bu ciddi bir dışa açıklık oranıdır.
Bu alanda ciddi çalışmalar yapan Prof. Yılmaz Akyüz, bu oranın yıllık yüzde 13.6 artış gösterdiğini kaydediyor. Tabii bu durum, dış ticaret ve finansal sermaye hareketlerinin, sanayi alanından daha hızlı genişlediği bir süreci de bize anlatır. Ancak bu finansallaşma, yalnız Latin Amerika için değil, Latin Amerika’ya şimdi bakalım
Türkiye dahil olmak üzere, açık ekonomi olmak iddiasındaki tüm gelişmekte olan ülkeler için kaçınılmazdır. Önemli olan bunu yönetmek ve bu finans çevrimini reel alanlara etkin yönlendirmektir. Latin Amerika, burayı iyi yönetemediği için, iyi başladığı bir süreci kötü sonlandırmak üzere. Örneğin Brezilya’da Rousseff, Lula kadar dik duramadı.
Ne yazık ki Latin Amerika’da, ülkesinin çıkarlarını, “dışarısının” çıkarlarının önüne koyan devlet başkanları dönemi bitmek üzere. Bunun nedenleri üzerinde durmak gerekir. Batı, Asya’da Güney Kore’yi elinden kaçırırken, aynı şeyi Latin Amerika yapmak üzereydi ama yarım kalıyor.
Bütün bu süreçte Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hikayesinin de, Latin Amerika’dan çok ayrı olduğunu söyleyemeyiz.
Ama
Türkiye ve Erdoğan devam ediyor, edecek.
Cemil Ertem
28 01 2016
TÜRKİYE ULUSAL AJANSI ile herkes için ERASMUS+herkes için
Türkiye Ulusal Ajansı tarafından 2014-2020 yılları arasında yürütülecek olan Erasmus+ programı hakkındaki online sohbet.
Yayın tarihi: 28 Ocak 2014
26 Ocak 2016 Salı
Djeca Children of Sarajevo 2012 Aide Begić 4 wins & 2 nominations
Bosanski film Djeca - 4 wins & 2 nominations
Više informacija: http://www.imdb.com/title/tt2123230/?...
Djeca 2012
Film
'Djeca' Aide Begić, koji je svoju svjetsku premijeru imao na
ovogodišnjem Cannes film festivalu, dobio je Specijalno priznanje žirija
u sklopu programa 'Un Certain Regard'
U sklopu programa "Un Certain
Regard" prikazano je 20 filmova iz 17 zemalja svijeta. Prvu nagradu u
ovoj selekciji dobio je film "Despuses De Lucia", reditelja Michela
Franca.Specijalnu nagradu žirija dobio je film "Le Grand Soir" Benoita
Delepinea i Gustava Kerverna.
Marija Pikic ... Rahima
Ismir Gagula ... Nedim
Bojan Navojec ... Davor
Sanela Pepeljak ... Vedrana
Nur Yoldaş - Sultani Yegah Orijinal Görüntü
Nur Yoldaş - Sultani Yegâh
(Sultan-ı Yegâh'ın TRT versiyonu Sultani Yegah)
Şiir: Attila İlhan Müzik: Ergüder Yoldaş
Attila İlhan'ın sanat müziği makamı için yazdığı dörtlük, Ergüder Yoldaş tarafından bestelendi ve Nur Yoldaş tarafından söylendi. 1981'de 45'Lik, 82'de LP olarak yayınlandı. Çok beğenildi. Ancak Sultan-ı Yegah şarkısı, şiirde makamın adı yanlış kullanıldığı için TRT denetimine takıldı. Gerçekten de, makam "Sultan-ı Yegah" değil, "Sultani Yegah" idi ve ikisi arasında ciddi anlam farkı vardı. Attila İlhan da hatayı kabul etti. Yeniden stüdyoya girildi, Sultani Yegah olarak yeniden kayıt yapıldı. Şarkı, plakta Sultan-ı Yegah olarak kaldı ama TRT yayınlarında Sultani Yegah versiyonu kullanıldı.
Kırkbeşlik'ten.
TRT Muzik 2012
Turkish Radio and Television Corporation
Music video by The Cranberries performing Zombie. (C) 1994 The Island Def Jam Music Group
Music video by The Cranberries performing Zombie.
(C) 1994 The Island Def Jam Music Group
25 Ocak 2016 Pazartesi
All Rubik's Cube Sabır Küpü World Records 2016 full izle üsküdar karacaahmet
All Rubik's Cube World Records 2016
1 Oca 2016 tarihinde yayınlandı
Many of you have requested this video.
After some consideration and countless hours of work, I've finally put together a compilation of all Rubik’s Cube world records as of January 1st, 2016.
Only thing I left out is fewest moves due to lack of videos. Complete list with timestamp below. For future records I will update this video 4 times yearly (expect updates on January, April, July, and October).
Happy New Year everyone, and enjoy!
Lucas Etter - Road to Rubik's Cube World Record Single 4.90
This video features Lucas Etter's road to Rubik's cube world record single (4.90 seconds), starting at Dayton fall in 2011 to River Hill Fall in 2015. Enjoy!
All Rubik's Cube World Records 2016
World's Fastest Rubik's Cube Solving Robot Bu robot 1 saniye içinde bir Rubik küpü çözebilir
Bu robot 1 saniye içinde
bir Rubik küpü çözebilir.
İsmet Özel Amentü Kendi Sesinden
İsmet Özel
"Celladıma Gülümserken"
(Kendi Sesinden Şiirler-1)
-Amentü-
İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.
Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmıyacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.
Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.
Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güçbela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler için kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.
İnsanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çığırmak:
Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir Yunan bayrak asmış
Camilere, her yere
Öyle ise gel kardeşim
Hep verelim elele
Patlatalım bumbaları
Çanlar sussun her yerde
Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak için saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-Cola
Tutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.
Orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.
Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
Nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.
(1974)
24 Ocak 2016 Pazar
23 Ocak 2016 Cumartesi
22 Ocak 2016 Cuma
IMF: “Göçmenler Türk emek piyasasını değiştiriyor” 22 01 2016
IMF: “Göçmenler Türk emek piyasasını değiştiriyor”
Uluslararası Para Fonu (IMF) “Göçmen Dalgası’nın Avrupa’da Meydana Getirdiği Ekonomik Zorluklar” başlıklı raporunda Suriyeli göçmenlerin yarısının Türkiye’de bulunduğuna dikkat çekerek, göçmenlerin Türk emek piyasasında değişikliğe yol açtığını belirtti.
IMF: Türkiye en fazla göçmen ağırlayan ülkelerden biri
Söz konusu raporda “Türkiye’deki Suriyeli Göçmenler” isimli bölümünde Türkiye’nin ülkesini terk eden Suriye göçmenlerin yarısına kapılarını açtığına ve Türkiye’nin dünyada en fazla göçmen ağırlayan ülkelerden biri olduğuna dikkat çekildi.
Türkiye milli gelirinin yüzde 1’ini göçmenler için harcadı
Raporda “Krizin başladığı Mart 2011’den bu yana Türkiye yaklaşık 2 milyon Suriyeli göçmeni kabul etti (Toplam Suriyeli göçmenin yüzde 47’si, kendi nüfusunun ise yüzde 2.5’i.) Yetkililerin tahminlerine göre Türkiye 2011’den bu yana, milli gelirinin yüzde 1’ini yani yaklaşık 8 milyar Dolar’ı, Suriyeli göçmeni barındırmak için harcadı” ifadelerine yer verildi.
Göçmenler Türk emek piyasasını değiştiriyor
IMF kısa vadede göçmen dalgasının milli gelire olumlu yansıyacağını savunuyor. Bunun nedeniyse sığınmacılara sağlanan desteğin mali genişlemeye yol açması ve göçmenlerin iş gücü arzında genişleme meydana getirmesi. Olumlu etkinin öncelikle Avusturya, Almanya ve İsveç‘te görülmesi bekleniyor. Orta ve uzun vadeli etkiyse göçmenlerin emek piyasasına nasıl entegre olacaklarına bağlı.
Göçmenler AB’nin yaşlanan nüfusunu dengeliyor
Raporda Avrupa Birliği’ne 2015’te son 30 yıl içerisinde yapılan en yüksek sığınma başvurusu talebi iletildiği belirtildi.
Göçmenlerin iş gücü piyasasına başarılı bir şekilde entegre edilmesi Avrupa’nın yaşlanan nüfusundan kaynaklanan olumsuz mali etkinin bir bölümünü de karşılıyor. Göçmenler zamanla yerli işçilere göre daha düşük ücret almaktan vazgeçiyor.
IMF Başkanı Christine Lagarde göçmenlerin bir ülkenin iş gücünü canlandırdığına, yatırımları teşvik ettiğine ve büyümeyi tetiklediğine dikkat çekmişti.
IMF’nin yaptığı ilk hesaplar, örneğin AB ülkelerinde göçmenlerin ekonomik büyüme üzerinde olumlu anlamda mütevazı bir etki yarattığını gösterdi.
Geri dönüşümün ekonomiye katkısı nedir?
Geri dönüşümün ekonomiye katkısı nedir?
"Dimitra Kottaridi: Ürettiğimiz kömür tamamen doğal ve hiçbir kimyasal madde içermiyor. Ayrıca odun kömürüne kıyasla yüzde 30 daha az karbon monoksit açığa çıkarıyor ve daha fazla ısıtıyor."
Business Planet bu hafta Atina’da… Atık maddelerden yeni eşyalar üretmek. Geri dönüşüme dayalı ekonominin temeli buna dayanıyor. Bu sektör KOBİ’ler için de büyük bir fırsat…
EMAS, yani Avrupa Çevreye Duyarlı Sistemler Merkezi temsilcisi Alexia yaptıkları işi bize tam olarak açıklıyor.
Alexia, EMAS Temsilcisi: “ EMAS size çevreyi korumaya ilişkin bir iş konusunda servis ve danışmanlık hizmeti veriyor. Bu sayede daha az atık ürün elde ediyor, enerji kullanımı düşüyor ve eldeki kaynakları daha verimli kullanıyorsunuz.
Yararlı Linkler
Evrensel gelir sistemi nedir? 22 01 2016
Evrensel gelir sistemi nedir? 22 01 2016
Brüksel’den Maya adlı bir izleyicimiz şöyle soruyor:
‘‘Sosyal adalet ve gelecek kaygısı olmadan yaşayabilmek için bazıları evrensel bir gelir sistemi kurmak istiyor. Bu tam olarak nedir?’‘
Science-Po Paris Doçent Doktoru ve Sosyolog Julien Damon şöyle cevap veriyor:
‘‘Benim açımdan ‘evrensel gelir’ çok genel ve çok kesin bir kavram. Bununla ilgili ‘yurttaşlık geliri gibi farklı isimler de bulunuyor.’‘
‘‘Temel gelir’ ya da ‘mutlak kazanç’ kavramları aynı fikir üzerinde birleşiyor:
Herkese eşit miktarda gelir sağlamak…’‘
‘’ Evrensel gelir kavramının en önemli tarafı vatandaşlara koşulsuz olarak sunulması… Devlet yetkilileri bu hakkı ihtiyacı olanlara kayıtsız şartsız olarak sunuyor. Herhangi bir çalışma zorunluluğu istenmiyor.’‘
‘‘Adına ne denirse densin ‘evrensel gelir’ hizmetini isteyen kişilerin iki farklı hedefi bulunuyor. Öncelikle bu projeyle refah seviyesi sistemi herkesin yararlanabileceği bir düzeyde en temel noktadan tamamlanmış oluyor.’‘
‘‘Bazılarıysa şu andaki refah seviyesi sistemini daha da basit hale getirmek istiyor. Bu sistemde herkese maaş bağlanıyor ancak kişiler sağlık sigortası ve emekli maaşından kendi sorumlu oluyor.’‘
‘‘Bu konuyla ilgili hala birçok soru işareti bulunuyor. Bu sistem nasıl bir coğrafyada uygulanabilir?
Örneğin Amerika ve Hollanda’daki bazı şehirler bu sistemi hayata geçirmek istiyor. Ayrıca Finlandiya bu sistemi ülke olarak uygulama amacında…’‘
‘‘Başka bir sorun da, ‘evrensel gelir’in nasıl finanse edileceği konusu… Bu sistemin ana kaynağı yükseltilen vergiler, kurum vergisi, bağışlar ya da miras olabilir.’‘
Sorularınızı euronews.com ya da sosyal medya üzerinden bizlere iletebilirsiniz.
Utalk’a soru sormak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız.
Konuyla ilgili daha fazla bilgi için :
Julien Damon’ın kişisel internet sitesi: http://eclairs.fr/
Finlandiya’daki ‘temel gelir’ hakkında ayrıntılı bilgi için: http://www.basicincome.org/news/2015/12/finland-basic-income-experiment-what-we-know/
Brüksel’den Maya adlı bir izleyicimiz şöyle soruyor:
‘‘Sosyal adalet ve gelecek kaygısı olmadan yaşayabilmek için bazıları evrensel bir gelir sistemi kurmak istiyor. Bu tam olarak nedir?’‘
Science-Po Paris Doçent Doktoru ve Sosyolog Julien Damon şöyle cevap veriyor:
‘‘Benim açımdan ‘evrensel gelir’ çok genel ve çok kesin bir kavram. Bununla ilgili ‘yurttaşlık geliri gibi farklı isimler de bulunuyor.’‘
‘‘Temel gelir’ ya da ‘mutlak kazanç’ kavramları aynı fikir üzerinde birleşiyor:
Herkese eşit miktarda gelir sağlamak…’‘
‘’ Evrensel gelir kavramının en önemli tarafı vatandaşlara koşulsuz olarak sunulması… Devlet yetkilileri bu hakkı ihtiyacı olanlara kayıtsız şartsız olarak sunuyor. Herhangi bir çalışma zorunluluğu istenmiyor.’‘
‘‘Adına ne denirse densin ‘evrensel gelir’ hizmetini isteyen kişilerin iki farklı hedefi bulunuyor. Öncelikle bu projeyle refah seviyesi sistemi herkesin yararlanabileceği bir düzeyde en temel noktadan tamamlanmış oluyor.’‘
‘‘Bazılarıysa şu andaki refah seviyesi sistemini daha da basit hale getirmek istiyor. Bu sistemde herkese maaş bağlanıyor ancak kişiler sağlık sigortası ve emekli maaşından kendi sorumlu oluyor.’‘
‘‘Bu konuyla ilgili hala birçok soru işareti bulunuyor. Bu sistem nasıl bir coğrafyada uygulanabilir?
Örneğin Amerika ve Hollanda’daki bazı şehirler bu sistemi hayata geçirmek istiyor. Ayrıca Finlandiya bu sistemi ülke olarak uygulama amacında…’‘
‘‘Başka bir sorun da, ‘evrensel gelir’in nasıl finanse edileceği konusu… Bu sistemin ana kaynağı yükseltilen vergiler, kurum vergisi, bağışlar ya da miras olabilir.’‘
Sorularınızı euronews.com ya da sosyal medya üzerinden bizlere iletebilirsiniz.
Utalk’a soru sormak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız.
Konuyla ilgili daha fazla bilgi için :
Julien Damon’ın kişisel internet sitesi: http://eclairs.fr/
Finlandiya’daki ‘temel gelir’ hakkında ayrıntılı bilgi için: http://www.basicincome.org/news/2015/12/finland-basic-income-experiment-what-we-know/
Türkiye'nin Balkan Politikası Çıkar Değil Vizyon Hedefli 22 01 2016
Türkiye'nin Balkan Politikası Çıkar Değil Vizyon Hedefli
Türkiye,
Balkan coğrafyasındaki faaliyetlerini, belirli bir grup ya da kesimin
çıkarlarını öncelemek yerine etnik ya da dini ayrım gözetmeden bütün
kesimleri içerecek perspektif çerçevesinde devam ettiriyor.
Dr. Enri Hide: Türkiye, Balkanlarda istikrar üreten bir faktör
Tiran Avrupa
Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Enri Hide, Türkiye ile Arnavutluk
arasındaki ilişkilerin, AK Parti iktidarı döneminde, özellikle de son
iki yılda büyük bir ivme yakaladığını belirtti.
'Türkiye, Balkanlardaki radikal ideolojilere karşı kontrol unsurudur'
Uluslararası
Saraybosna Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Kamu Yönetimi
Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Joseph J. Kaminski, Türkiye'nin
Balkan coğrafyasındaki varlığının bölgedeki etkilerini ve Türkiye'nin
faaliyetlerine yönelik eleştirilerin temelinde yatan gerçek sebepleri
ele alıyor.
"Putin tarihe kusursuz cinayeti planlayan ama başaramayan adam olarak geçecek” Yuri Felshtinsky 22 01 2016
Litvinenko raporu Putin’in canını yakacak
Tarihçi yazar Yuri Felshtinsky, "Putin tarihe kusursuz cinayeti planlayan ama başaramayan adam olarak geçecek” dedi.
Rus tarihçi Yuri Felshtinsky, İngiltere’de dün kamuoyuna açıklanan soruşturma komisyonu raporunda eski KGB ajanı Alexander Litvinenko’nun
öldürülmesi ile ilişkilendirilen Rusya Devlet Başkanı Vladimir
Putin’in tarihe "kusursuz cinayeti planlayan ama başaramayan adam"
olarak geçeceğini söyledi.
Londra’da
2006 kasım ayında radyoaktif zehirlenmeye bağlı olarak hayatını kaybeden
Litvinenko’nun ölümünü araştıran bağımsız soruşturma komisyonunun 328
sayfalık raporunda, eski KGB ajanının cinayete kurban gittiği kanaatine
varıldığı açıklandı.
Litvinenko’nun
eski bir ordu mensubu olan Dimitri Kovtun ve eski KGB ajanı Andrei
Lugovoy tarafından çayına karıştırılan ve kurbanını iz bırakmadan
öldürmesi beklenen polonium-210 radyoaktif maddesiyle
öldürüldüğü kanaatine ulaşıldığı ifade edilen raporda, eyleme, dönemin
Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) Başkanı Nikolay Patrushev ile Rusya
Devlet Başkanı Putin’in de “muhtemelen onay verdiği” kaydedildi.
İngiltere’ye 2000 yılında iltica ettikten sonra çeşitli yayın organlarında yazılar da yazan, Litvinenko ile ortak bir kitabı bulunan Rus tarihçi Yuri Felshtinsky, raporu ve yol açacağı muhtemel gelişmeleri AA muhabirine değerlendirdi.
İngiltere’ye 2000 yılında iltica ettikten sonra çeşitli yayın organlarında yazılar da yazan, Litvinenko ile ortak bir kitabı bulunan Rus tarihçi Yuri Felshtinsky, raporu ve yol açacağı muhtemel gelişmeleri AA muhabirine değerlendirdi.
Putin’in
raporla ilgili kişisel bir tepki vermesini beklemediğini
belirten Felshtinsky, “Rus yönetimi 9 yıldır Litvinenko cinayeti ile bir
ilgisinin olmadığını söyledi ve cinayeti kimin, nasıl işlediğine dair
farklı teoriler ortaya attı. İngiltere’nin raporu ise Litvinenko’nun Rus
ajanları Kovtun ve Lugovoy tarafından öldürüldüğünü ve Putin’in de işin
içinde olduğunu ortaya koydu” diye konuştu.
“Putin, tarihe kusursuz cinayeti planlayan ama başaramayan adam olacak geçecek” diyen Felshtinsky, raporun "Rus liderin canını yakacağını" söyledi.
Cinayetin işlendiği 2006 yılından bu yana yaşanan gelişmelerin Putin’le ilgili iddiaların inandırıcılığını arttırdığına dikkat çeken Felshtinsky, "2006’da Putin’in çürümüş bir politikacı olduğunu söyleyenler küçük bir grup teşkil ediyordu. 2016’da ise 2008’de Gürcistan’ı, 2014’te Ukrayna’yı istila etmiş, binlerce insanı öldürmüş bir Putin var. Putin’in Litvinenko cinayetinin arkasında bizzat bulunduğuna inanmak bugün daha kolay” görüşünü dile getirdi.
“Putin, tarihe kusursuz cinayeti planlayan ama başaramayan adam olacak geçecek” diyen Felshtinsky, raporun "Rus liderin canını yakacağını" söyledi.
Cinayetin işlendiği 2006 yılından bu yana yaşanan gelişmelerin Putin’le ilgili iddiaların inandırıcılığını arttırdığına dikkat çeken Felshtinsky, "2006’da Putin’in çürümüş bir politikacı olduğunu söyleyenler küçük bir grup teşkil ediyordu. 2016’da ise 2008’de Gürcistan’ı, 2014’te Ukrayna’yı istila etmiş, binlerce insanı öldürmüş bir Putin var. Putin’in Litvinenko cinayetinin arkasında bizzat bulunduğuna inanmak bugün daha kolay” görüşünü dile getirdi.
"Putin
NATO ile çatışma peşinde" diyen Felshtinsky, Rusya'nın askeri
bütçesindeki dramatik artışın ve yürüttüğü saldırgan propaganda
kampanyasının bunun kanıtı olduğunu söyledi.
Felshtinsky,
"Rusya geri adım atmayı düşünmüyor. Suriye’deki müdahalesi de bunun
kanıtı. Putin’in saldırgan dış politikasının ilk safhalarını izliyoruz.
Birkaç hafta önce 'yeni bir dünya düzeni' için mücadeleden söz etti. Bu,
Rusya’nın belirleyici olacağı ve çıkarlarını korumak için gerekli
gördüğü şeyleri yapmaya mezun sayılacağı bir düzen. Ancak bunlar aslında
Rusya halkının değil, ülkeyi ele geçiren bir avuç eski ve muvazzaf FSB
memurunun çıkarları" diye konuştu.
Felshtinsky,
Litvinenko’nun Putin’in “gerçek kimliğini” yüksek sesle dile getiren
ilk kişilerden olduğunu belirterek, “Şimdi biliyoruz ki Putin bir katil.
Pardon, İngiltere’nin raporuna göre ‘muhtemelen’ bir katil” ifadelerini
kullandı.
Rapordaki pedofili iddiası Putin'i kızdıracak
Londra
merkezli düşünce kuruluşu Legatum Enstitüsü’nün analisti Anton
Shekhovtsov da komisyon raporunun vardığı sonuçların sürpriz olmadığını
söyledi.
Shekhovtsov Rusya’nın Litvinenko cinayetinin arkasında olabileceğinin, olayın hemen ardından ima edildiğini belirterek, “Yenilik, ‘muhtemelen’ kaydıyla da olsa Putin’in adının doğrudan anılması. ‘Muhtemelen’ kaydı, durumun ciddiyetinin artmasından kaçınmak için konulmuş” dedi.
Shekhovtsov, raporun en ilginç yönünün eski KGB ajanını Rusya’nın gözünde hedef haline getiren faktörlerde yattığını belirterek, “Litvinenko raporu Putin’in bu cinayetin arkasında olduğunu gösterebilecek faktörler olarak kendisiyle ilgili pedofili ve uyuşturucu kaçakçılığı iddialarını zikrediyor. Bu, Putin’i öfkelendirecek” diye konuştu.
“Şimdi en önemli husus İngiltere’nin rapora vereceği tepki” diyen Shekhovtsov, Rusya’ya karşı alınabilecek yeni yaptırım kararlarının iki ülke arasındaki ilişkileri daha da kötüleştireceğini vurguladı. Shekhovtsov, Rusya’nın halihazırda içinde buluğunduğu ekonomik krizin, durumu bu ülke için daha da güçleştireceğini ifade etti.
Shekhovtsov Rusya’nın Litvinenko cinayetinin arkasında olabileceğinin, olayın hemen ardından ima edildiğini belirterek, “Yenilik, ‘muhtemelen’ kaydıyla da olsa Putin’in adının doğrudan anılması. ‘Muhtemelen’ kaydı, durumun ciddiyetinin artmasından kaçınmak için konulmuş” dedi.
Shekhovtsov, raporun en ilginç yönünün eski KGB ajanını Rusya’nın gözünde hedef haline getiren faktörlerde yattığını belirterek, “Litvinenko raporu Putin’in bu cinayetin arkasında olduğunu gösterebilecek faktörler olarak kendisiyle ilgili pedofili ve uyuşturucu kaçakçılığı iddialarını zikrediyor. Bu, Putin’i öfkelendirecek” diye konuştu.
“Şimdi en önemli husus İngiltere’nin rapora vereceği tepki” diyen Shekhovtsov, Rusya’ya karşı alınabilecek yeni yaptırım kararlarının iki ülke arasındaki ilişkileri daha da kötüleştireceğini vurguladı. Shekhovtsov, Rusya’nın halihazırda içinde buluğunduğu ekonomik krizin, durumu bu ülke için daha da güçleştireceğini ifade etti.
Türkiye üzerinden İngiltere'ye kaçtı
Öldürüldüğü 2006 yılında İngiltere vatandaşlığı aldığı bilinen Litvinenko, ülkede bir tür “onur meselesi” olarak görülüyor. İngiliz dış istihbarat servisi MI6’ya danışmanlık da yaptığı bilinen Litvinenko’nun, Londra’da Rus ajanları tarafından öldürülmesi 9 yıldır ülke gündeminde önemli yer tutan bir tartışma konusu.
Alexander Litvinenko, 1980’de girdiği KGB’de organize suçla mücadele biriminde görev yaptı. Rusya Federasyonu’nda FSB adıyla yeniden yapılandırılan kurumdaki görevini 1998’e kadar sürdüren Litvinenko, o yıl düzenlediği bir basın toplantısıyla yöneticilerinden, Rus oligark Boris Berezovksy’yi öldürmesi emrini aldığını ancak yerine getirmediğini açıkladı.
Öldürüldüğü 2006 yılında İngiltere vatandaşlığı aldığı bilinen Litvinenko, ülkede bir tür “onur meselesi” olarak görülüyor. İngiliz dış istihbarat servisi MI6’ya danışmanlık da yaptığı bilinen Litvinenko’nun, Londra’da Rus ajanları tarafından öldürülmesi 9 yıldır ülke gündeminde önemli yer tutan bir tartışma konusu.
Alexander Litvinenko, 1980’de girdiği KGB’de organize suçla mücadele biriminde görev yaptı. Rusya Federasyonu’nda FSB adıyla yeniden yapılandırılan kurumdaki görevini 1998’e kadar sürdüren Litvinenko, o yıl düzenlediği bir basın toplantısıyla yöneticilerinden, Rus oligark Boris Berezovksy’yi öldürmesi emrini aldığını ancak yerine getirmediğini açıkladı.
Devlet
sırlarını ifşa suçlamasıyla 1999’da tutuklanan Litvinenko, 9 ay hapis
yattı. Hapisten çktıktan sonra Gürcistan ve Türkiye üzerinden
İngiltere’ye kaçan Litvinenko, bu ülkede 2006’ya kadar mülteci olarak
yaşadı.
Apartman bombalamaları
Litvinenko,
Rus tarihiçi Yuri Felshtinsky ile kaleme aldığı “Rusya’yı patlatmak:
İçerideki terör” başlıklı kitapta, 1999 eylül ayında Buynaksk, Moskova
ve Volgodonsk’ta yaklaşık 300 kişinin hayatını kaybettiği apartman
bombalamalarının FSB tarafından düzenlendiğini iddia etti.
Litvinenko,
patlamalarla ilgili olarak Çeçen militanları suçlayan dönemin başbakanı
Putin’in bunları 2. Çeçenistan savaşını başlatmak için bahane olarak
kullandığını savundu.
Litvinenko 2006’da Moskova’da evinde öldürülen muhalif gazeteci Anna Politkovskaya’nın ölüm emrini de Putin’in verdiğini öne sürdü.
Litvinenko’nun Putin’i en çok kızdırdığı düşünülen iddiası ise 2006 temmuzunda Chechenpress adlı internet sitesinde yayımladığı makalesinde yer aldı.
Litvinenko 2006’da Moskova’da evinde öldürülen muhalif gazeteci Anna Politkovskaya’nın ölüm emrini de Putin’in verdiğini öne sürdü.
Litvinenko’nun Putin’i en çok kızdırdığı düşünülen iddiası ise 2006 temmuzunda Chechenpress adlı internet sitesinde yayımladığı makalesinde yer aldı.
Litvinenko’nun
ölümüyle ilgili soruşturmayı yürüten bağımsız komisyonun başkanı Sir
Robert Owen’ın dün yayımlanan raporunda da yer verilen makalede
Litvinenko, Putin’i pedofiliyle suçladı. Eski KGB ajanı ddiasına kanıt
olarak, Putin’in Kremlin’i ziyaret eden turistler arasındaki bir erkek
çocuğunun göbeğini öptüğü görüntüleri gösterdi.
Litvinenko’nun Putin ile ilgili Owen raporunda yer verilen bir diğer iddia da, Rus liderin Kolombiya uyuşturucu karteli ile kara para aklama konusunda işbirliği yaptığı yönündeydi.
Litvinenko’nun Putin ile ilgili Owen raporunda yer verilen bir diğer iddia da, Rus liderin Kolombiya uyuşturucu karteli ile kara para aklama konusunda işbirliği yaptığı yönündeydi.
Hastanede Müsüman oldu
Litvinenko, çayına zehir karıştırıldığı 1 Kasım 2006'da yatırıldığı hastanede 22 gün geçirdikten sonra 23 Kasım 2006’da hayatını kaybetti. Hastanede yattığı süre içinde Londra polis teşkilatı Scotland Yard görevlilerine uzun bir ifade veren Litvinenko, ölüm emrini Putin’in verdiğini dile getiren yazılı bir beyana da imza attı.
Ölüm nedeni son ana kadar anlaşılamayan Litvinenko’nun polonium-210’la zehirlendiğinin tespit edilmesinin ardından polis, eski KGB ajanının katilleri ile buluştuğu otelde ve katillerin Londra’da bulunduğunu tespit ettiği mekanlarda radyoaktif maddenin izlerini bulduğunu açıkladı.
Babası Walter Litvinenko’nun hastanede Müslüman olduğunu ve son dileğinin İslami usullere göre, Çeçenistan’da toprağa verilmek olduğunu söylediği eski KGB ajanı, Londra’da Çeçen lider Ahmet Zakayev’in de katıldığı bir törenle defnedildi.
Litvinenko’nun ölümüyle ilgili İngiltere'deki soruşturmayı yürüten bağımsız komisyonun raporunda Polonyum-210'un sadece devlet imkanlarıyla üretildiğine işaret edilerek, Litvinenko’nun, iki eski Rus ajanı tarafından zehirlendiği kanaatine varıldığı ifade edilmişti.
Litvinenko, çayına zehir karıştırıldığı 1 Kasım 2006'da yatırıldığı hastanede 22 gün geçirdikten sonra 23 Kasım 2006’da hayatını kaybetti. Hastanede yattığı süre içinde Londra polis teşkilatı Scotland Yard görevlilerine uzun bir ifade veren Litvinenko, ölüm emrini Putin’in verdiğini dile getiren yazılı bir beyana da imza attı.
Ölüm nedeni son ana kadar anlaşılamayan Litvinenko’nun polonium-210’la zehirlendiğinin tespit edilmesinin ardından polis, eski KGB ajanının katilleri ile buluştuğu otelde ve katillerin Londra’da bulunduğunu tespit ettiği mekanlarda radyoaktif maddenin izlerini bulduğunu açıkladı.
Babası Walter Litvinenko’nun hastanede Müslüman olduğunu ve son dileğinin İslami usullere göre, Çeçenistan’da toprağa verilmek olduğunu söylediği eski KGB ajanı, Londra’da Çeçen lider Ahmet Zakayev’in de katıldığı bir törenle defnedildi.
Litvinenko’nun ölümüyle ilgili İngiltere'deki soruşturmayı yürüten bağımsız komisyonun raporunda Polonyum-210'un sadece devlet imkanlarıyla üretildiğine işaret edilerek, Litvinenko’nun, iki eski Rus ajanı tarafından zehirlendiği kanaatine varıldığı ifade edilmişti.
İngiltere
Başbakanı David Cameron, raporun yayımlanmasının ardından,
Litvinenko’nun ölümünün “devlet destekli bir eylem” olduğuna dair
inançlarının doğrulandığını söyledi.
Rusya’ya karşı yeni yaptırımların da gündeme gelebileceğini belirten Cameron, bu ülkeyle ilişkilerini “açık bir gözle ve soğuk bir yürekle” sürdüreceklerini dile getirdi.
Rusya’ya karşı yeni yaptırımların da gündeme gelebileceğini belirten Cameron, bu ülkeyle ilişkilerini “açık bir gözle ve soğuk bir yürekle” sürdüreceklerini dile getirdi.
Moldova'da "ikinci Ukrayna" senaryosu 22 01 2016
Moldova'da "ikinci Ukrayna" senaryosu
Rusya'nın
Ukrayna'daki iktidar mücadelesine taraf olarak başlattığı ülkenin
doğusunu bölme senaryosunun Moldova'da da tekrarlanmasından endişe
ediliyor.
Moldova’da Rusya yanlısı
grupların başını çektiği protestolar Batı yanlısı hükümeti istifa etmeye
zorluyor. Bir taraftan da Rus ordusunun bulunduğu doğudaki ayrılıkçı
hareket sorunuyla mücadele eden Moldova'nın içinde bulunduğu durum,
"ikinci bir Ukrayna" senaryosu mu hazırlanıyor sorusunu akıllara getiriyor.
Avrupa Birliği (AB) ile Moldova'nın yakınlaşması ve Transdinyester ilgisi, Rusya’nın ülkeyi siyasi krizin eşiğine getiren eylemleri desteklediği yönündeki şüpheleri daha da belirginleştirdi. Son olarak binlerce kişinin katılımıyla başlatılan gösteriler, Avrupa normlarında reform gerçekleştirme vaadiyle başbakan olan sağ partilerin desteklediği Pavel Filip'in hükümetini yıkmayı hedef alıyor. Rusya’nın ülkedeki siyasi krizi lehine kullanarak, ikinci Ukrayna senaryosunu hayata geçirmesinden endişe duyuluyor.Moldova, komşusu Ukrayna gibi Batı ile Rusya mücadelesinin alanı haline geldi. Ülkedeki siyasi yapılanmanın Avrupa ve Rusya yanlısı şeklinde kutuplaşması Moldova'yı siyasi ve ekonomik krizin eşiğine getirdi.
En son 2014 yılında yapılan parlamento seçimleri ülkeyi bugün kriz noktasına taşıyan gelişmelerin başlangıcı oldu. 19 partinin seçimlere girdiği mücadelede Rusya yanlısı Sosyalist Parti yüzde 20,51 ile 25 milletvekili, Komünist Parti yüzde 17,48 ile 21 milletvekili çıkararak 101 sandalyeli Parlamento’da çoğunluğu sağlayamadı.
En son 2014 yılında yapılan parlamento seçimleri ülkeyi bugün kriz noktasına taşıyan gelişmelerin başlangıcı oldu. 19 partinin seçimlere girdiği mücadelede Rusya yanlısı Sosyalist Parti yüzde 20,51 ile 25 milletvekili, Komünist Parti yüzde 17,48 ile 21 milletvekili çıkararak 101 sandalyeli Parlamento’da çoğunluğu sağlayamadı.
Avrupa yanlısı Liberal
Demokrat Parti yüzde 20,16 ile 23 milletvekili, Moldova Demokratik
Partisi yüzde 15,80 ile 19 milletvekili, Liberal Parti yüzde 9,67 ile 13
milletvekiline sahip oldu. Sağ partilerin toplamda sol partilere göre
az bir farkla hükümet kuracak çoğunluğa ulaşması Rus yanlısı sol
partilerin erken seçim taleplerini gündeme taşıdı. Moldova, seçimlerin
yapıldığı günden bu yana uzun süreli bir hükümete sahip olamadı.
Hükümetlerin istifalarıyla ülke sürekli siyasi çalkantılara sahne oldu.
Batı yanlısı koalisyon geçen ay işadamı Vladimir Plahotnuk’u başbakan adayı olarak ilan etti. Ancak şaibeli bir isim olduğu iddiasıyla binlerce muhalif meydanlara toplanarak, Cumhurbaşkanı’ndan Plahotnuk’un başbakanlığını onaylamaması çağrısında bulundu. Hatta sağ görüşleriyle bilinen Haysiyet ve Gerçek Platformu’ndan da destek almayan Plahotnuk’un başbakanlığı, baskılar sonucu Cumhurbaşkanı Nikolay Timofti tarafından reddedildi. Timofti, koalisyondan yeni bir aday önermesini talep etti. Bunun ardından hükümeti kurma görevi verilen Ion Peduraru görevi ertesi gün iade etti. Timofti, bu defa yine sağ partilerin adayı Pavel Filip’e hükümeti kurma görevi verdi. Ancak hükümet karşıtı göstericiler Parlamento önünde toplanarak, yine erken seçim talebinde bulundu. Kısa bir süre önce başlayan eylemler hala devam ediyor.
Ülkenin erken seçime götürülmesi talebiyle yapılan eylemlere AB yanlısı olduğu ifade edilen Haysiyet ve Gerçek Platformu da destek veriyor. Rusya yanlısı sol fraksiyonu temsil eden Sosyalist Parti ve Bizim Parti’nin ülkeyi sadece erken seçime götürmeye yönelik eylemleri, Rusya’nın Ukrayna krizindeki oynadığı rolü anımsatıyor.
Rusya’nın Transdinyester ilgisi
Kişinev’de bugün başlayan gösteriler gibi, 2013 yılı Kasım ayında Ukrayna’da AB taraftarlarının meydanda başlattığı gösteriler, ülkeyi AB ve Rus yanlıları şeklinde ikiye bölmüştü. Bir süre sonra başta Kiev’de, Kırım’da ve ülkenin doğu bölgelerinde meydana gelen karışıklıkları fırsat bilen Rusya, Kırım’da bulunan askeri üssündeki gücünü de dolaylı olarak devreye sokarak, yarımadayı işgal ve ilhak etmişti. Hemen ardından Kırım’daki gelişmelerden cesaret alan ülkenin doğusundaki Rus yanlısı ayrılıkçılar da sözde Donetsk ve Lugansk Cumhuriyetlerini ilan etmişlerdi.
2014 yılında meydana gelen bu olayların Rusya’nın yayılmacı politikasının bir sonraki hedefinin Transdinyester olabileceği ihtimalini o dönemde akıllara getirmişti. Kırım’ın işgal ve ilhak edildiği yıl Moldova’daki seçimlerden Batı yanlısı partilerin galip çıkması, Rusya’nın Moldova’da siyasi baskı kurmasını daha da zorlaştırdı. Rus yanlısı siyasi partilerin zayıflamasından dolayı Moldova iktidarı üzerindeki gücünü kaybeden Rusya’nın bu ülkede ikinci bir Ukrayna senaryosunu devreye sokabileceği belirtiliyor.
Ayrılıkçı bölgede Rus askeri birlikleri
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya, Transdinyester’e askeri birliklerini yerleştirmişti. Rusya, 1992 yılından beri Kolbasna köyünde bulundurduğu tank ve zırhlı araç destekli iki tabur askeri gücünü bugün hala koz olarak elinde tutuyor. Ayrıca bölgede 150 bin civarında Rus pasaportu taşıyan vatandaş da Rusya lehine potansiyel bir güç olarak yerini koruyor.
AB ve NATO’nun Moldova ilgisi üzerine 18 Mart 2009’da Transdinyester’deki askeri varlığını dönemin iktidarının desteğiyle "Barış gücü" olarak adlandıran Rusya’nın, bu askeri gücünü gelecek günlerde Moldova’da meydana gelebilecek olası bir kaos durumunda devreye sokarak, Kırım’daki senaryoyu tekrarlayabileceği dile getiriliyor.
Ukrayna askeri makamlarının, Rus askerlerinin Transdinyester’den sızarak Ukrayna’daki kaosu desteklediği iddiaları ve geçen yıl Nisan ayında Rus askeri birliklerinin Transdinyester’de 400 asker ve 30 zırhlı aracın katılımıyla tatbikat yapması bu tehlikeli senaryoya bir hazırlığın işareti olarak gösteriliyor.
Ukrayna ile Moldova arasında bulunan "Transdinyester Sosyalist Moldova Cumhuriyeti" tek taraflı bağımsızlığını ilan eden bir bölge olarak biliniyor. Ancak, BM üyesi hiçbir ülkenin devlet olarak tanımadığı Transdinyester'i dünyada sadece Rusya'nın desteğiyle Gürcistan'dan tek taraflı bağımsızlığını ilan eden "Güney Osetya" ve "Abhazya Cumhuriyetleri" tanıyor. Kendi yöneticileri tarafından anayasası, bayrağı ve ulusal marşı kabul edilen Transdinyester bölgesinin ayrı bir yönetimi, meclisi, ordusu, polisi ve posta sistemi bulunuyor. Moldova, Transdinyester'in kendi toprakları olarak kabul edilmesini, Transdinyester ise ayrı bir devlet olarak tanınmak istiyor. AGİT bünyesinde Moldova ile Transdinyester arasında 1993'ten bu yana sorunun çözümüne yönelik müzakereler yürütülüyor.
AB yakınlaşmasının etkileri
Rus yanlısı partilerin ülkeyi siyasi krize götürmeye çalışmasının nedenleri arasında tıpkı Ukrayna krizinde olduğu gibi AB yakınlaşması da gösteriliyor. 2000 yılından sonra AB ve NATO’nun Moldova’ya ilgisi Rusya’yı oldukça rahatsız etti.
Batı yanlısı koalisyon geçen ay işadamı Vladimir Plahotnuk’u başbakan adayı olarak ilan etti. Ancak şaibeli bir isim olduğu iddiasıyla binlerce muhalif meydanlara toplanarak, Cumhurbaşkanı’ndan Plahotnuk’un başbakanlığını onaylamaması çağrısında bulundu. Hatta sağ görüşleriyle bilinen Haysiyet ve Gerçek Platformu’ndan da destek almayan Plahotnuk’un başbakanlığı, baskılar sonucu Cumhurbaşkanı Nikolay Timofti tarafından reddedildi. Timofti, koalisyondan yeni bir aday önermesini talep etti. Bunun ardından hükümeti kurma görevi verilen Ion Peduraru görevi ertesi gün iade etti. Timofti, bu defa yine sağ partilerin adayı Pavel Filip’e hükümeti kurma görevi verdi. Ancak hükümet karşıtı göstericiler Parlamento önünde toplanarak, yine erken seçim talebinde bulundu. Kısa bir süre önce başlayan eylemler hala devam ediyor.
Ülkenin erken seçime götürülmesi talebiyle yapılan eylemlere AB yanlısı olduğu ifade edilen Haysiyet ve Gerçek Platformu da destek veriyor. Rusya yanlısı sol fraksiyonu temsil eden Sosyalist Parti ve Bizim Parti’nin ülkeyi sadece erken seçime götürmeye yönelik eylemleri, Rusya’nın Ukrayna krizindeki oynadığı rolü anımsatıyor.
Rusya’nın Transdinyester ilgisi
Kişinev’de bugün başlayan gösteriler gibi, 2013 yılı Kasım ayında Ukrayna’da AB taraftarlarının meydanda başlattığı gösteriler, ülkeyi AB ve Rus yanlıları şeklinde ikiye bölmüştü. Bir süre sonra başta Kiev’de, Kırım’da ve ülkenin doğu bölgelerinde meydana gelen karışıklıkları fırsat bilen Rusya, Kırım’da bulunan askeri üssündeki gücünü de dolaylı olarak devreye sokarak, yarımadayı işgal ve ilhak etmişti. Hemen ardından Kırım’daki gelişmelerden cesaret alan ülkenin doğusundaki Rus yanlısı ayrılıkçılar da sözde Donetsk ve Lugansk Cumhuriyetlerini ilan etmişlerdi.
2014 yılında meydana gelen bu olayların Rusya’nın yayılmacı politikasının bir sonraki hedefinin Transdinyester olabileceği ihtimalini o dönemde akıllara getirmişti. Kırım’ın işgal ve ilhak edildiği yıl Moldova’daki seçimlerden Batı yanlısı partilerin galip çıkması, Rusya’nın Moldova’da siyasi baskı kurmasını daha da zorlaştırdı. Rus yanlısı siyasi partilerin zayıflamasından dolayı Moldova iktidarı üzerindeki gücünü kaybeden Rusya’nın bu ülkede ikinci bir Ukrayna senaryosunu devreye sokabileceği belirtiliyor.
Ayrılıkçı bölgede Rus askeri birlikleri
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya, Transdinyester’e askeri birliklerini yerleştirmişti. Rusya, 1992 yılından beri Kolbasna köyünde bulundurduğu tank ve zırhlı araç destekli iki tabur askeri gücünü bugün hala koz olarak elinde tutuyor. Ayrıca bölgede 150 bin civarında Rus pasaportu taşıyan vatandaş da Rusya lehine potansiyel bir güç olarak yerini koruyor.
AB ve NATO’nun Moldova ilgisi üzerine 18 Mart 2009’da Transdinyester’deki askeri varlığını dönemin iktidarının desteğiyle "Barış gücü" olarak adlandıran Rusya’nın, bu askeri gücünü gelecek günlerde Moldova’da meydana gelebilecek olası bir kaos durumunda devreye sokarak, Kırım’daki senaryoyu tekrarlayabileceği dile getiriliyor.
Ukrayna askeri makamlarının, Rus askerlerinin Transdinyester’den sızarak Ukrayna’daki kaosu desteklediği iddiaları ve geçen yıl Nisan ayında Rus askeri birliklerinin Transdinyester’de 400 asker ve 30 zırhlı aracın katılımıyla tatbikat yapması bu tehlikeli senaryoya bir hazırlığın işareti olarak gösteriliyor.
Ukrayna ile Moldova arasında bulunan "Transdinyester Sosyalist Moldova Cumhuriyeti" tek taraflı bağımsızlığını ilan eden bir bölge olarak biliniyor. Ancak, BM üyesi hiçbir ülkenin devlet olarak tanımadığı Transdinyester'i dünyada sadece Rusya'nın desteğiyle Gürcistan'dan tek taraflı bağımsızlığını ilan eden "Güney Osetya" ve "Abhazya Cumhuriyetleri" tanıyor. Kendi yöneticileri tarafından anayasası, bayrağı ve ulusal marşı kabul edilen Transdinyester bölgesinin ayrı bir yönetimi, meclisi, ordusu, polisi ve posta sistemi bulunuyor. Moldova, Transdinyester'in kendi toprakları olarak kabul edilmesini, Transdinyester ise ayrı bir devlet olarak tanınmak istiyor. AGİT bünyesinde Moldova ile Transdinyester arasında 1993'ten bu yana sorunun çözümüne yönelik müzakereler yürütülüyor.
AB yakınlaşmasının etkileri
Rus yanlısı partilerin ülkeyi siyasi krize götürmeye çalışmasının nedenleri arasında tıpkı Ukrayna krizinde olduğu gibi AB yakınlaşması da gösteriliyor. 2000 yılından sonra AB ve NATO’nun Moldova’ya ilgisi Rusya’yı oldukça rahatsız etti.
Rusya,
uzun süre sol fraksiyonun güçlü olduğu Moldova'nın, Avrupa Komşuluk
Politikaları ve Doğu Ortaklığına dahil edilmesini bölgedeki çıkarlarına
tehdit olarak kabul etti. 2010'da vize muafiyeti için AB ile görüşmelere
başlayan Moldova, 2014 yılının Mayıs ayında AB'nin Doğu Ortaklığı
stratejisine dahil olan altı eski Sovyet ülkesi arasında, AB'ye vizesiz
seyahat hakkı alan ilk ülke oldu. Aynı yılın Haziran ayında ise AB,
Rusya’nın etki alanında tutmak istediği Ukrayna, Gürcistan ve Moldova
ile üyeliğe doğru ilk adım olarak görülen Ortaklık Anlaşmasını imzaladı.
AB ile ekonomik boyutun yanı sıra siyasi alanda da yakınlaşma sağlayan
anlaşma sayesinde Moldova, Rusya'dan bir adım daha uzaklaşmış oldu.
16 Ekim'de uzaya gönderilen Türksat 4B uydusu ile daha uygun maliyetle daha hızlı internet erişimi sağlanacak 22 01 2016
İnterneti ucuzlatacak uydu teslim alındı
Ulaştırma,
Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Yıldırım, 16 Ekim'de uzaya gönderilen
Türksat 4B uydusu ile daha uygun maliyetle daha hızlı internet erişimi
sağlanacağını söyledi.
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, Kazakistan'daki Baykonur Uzay Üssü'nden 16 Ekim'de gönderilen Türksat 4B uydusunun Türksat AŞ'ye yörüngede teslim edildiğini söyledi.
Yıldırım, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kazakistan'daki Baykonur Uzay Üssü'nden
16 Ekim'de gönderilen Türksat 4B uydusunun 50 derece doğu boylamındaki
nihai yörüngesine 24 Ekim'de yerleştiğini anımsattı.
Test
süreci tamamlanan uydunun Türksat AŞ'ye yörüngede teslim edildiğini,
uydunun, Türkiye'nin yanı sıra Avrupa, Afrika, Ortadoğu, Orta Asya ile
Türk Cumhuriyetlerini kapsayan bölgede iletişim ve geniş bant
hizmetleri vereceğini dile getiren Yıldırım, "Tam kapasite hizmet
vermeye başlayan uydu sayesinde, uydudan daha uygun maliyetle yüksek hızlı internet
erişimi sağlanacak. Özellikle zor coğrafi şartlar nedeniyle karasal
altyapının götürülmesinde zorlanılan bölgelere hızlı ve genişbant
interneti uydu üzerinden verilecek" diye konuştu.
Türksat’ın ilk yüksek hızlı uydusu Türksat 4B'nin, Ka-Bant spot kapsama alanlarında, toplam 1800 MHz’lik bant genişliği ile 3 Gbps veri haberleşme kapasite artışı sağlayacağını dile getiren Yıldırım, şunları kaydetti:
"Böylece
karasal altyapının olmadığı yerlerde daha ekonomik ve yüksek hızlı
internet ve veri haberleşme hizmeti sağlanmış olacak. Halihazırda 5 bini
aşkın sayıda terminalden VSAT (küçük çaplı uydu antenleriyle uydu
üzerinden veri haberleşmesi) hizmeti sunulmaktayken Türksat 4B uydusunun
sağladığı kapasite sayesinde ilave 20 bin VSAT terminaline daha 10 Mbps
uplink, 50Mbps hızlarına kadar hizmet verilebilecek. Türksat 4B uydusu
üzerindeki Ku-Bant frekans bandında 18 adet aktarıcı toplam 792 MHz’lik
haberleşme kapasitesi bulunuyor."
Türksat
4B uydusunun TSK’nın askeri haberleşme ihtiyaçları için kullanılacağını
belirten Yıldırım, uydunun ilk yayının, dünyada ilk kez yapılan 4K
çözünürlüğündeki telekonferans yayını ile 11-12 Aralık 2015'te "Uydu,
Uzay ve Teknoloji Günleri" etkinliğinde, 3. Havalimanı, 3. Boğaz
Köprüsü, Körfez Geçiş Köprüsü ve TAI Uydu Test Merkezi'nden
gerçekleştirildiğini kaydetti.
Ahmet Kaya Safak Türküsü
Türkürt Adında Yaşamak İsterdim.
21 Ocak 2016 Perşembe
Ahmet Kaya Safak Türküsü Türkürt Adında Yaşamak İsterdim
Ahmet Kaya
Şafak Türküsü
'Türkürt Adında Yaşamak İsterdim.'
Şafak Türküsü
'Türkürt Adında Yaşamak İsterdim.'
PYD, Halep-Türkiye koridorunu zorluyor.
PYD, Halep-Türkiye koridorunu zorluyor.
Terör örgütü PKK'nın Suriye kolu PYD, Halep'in kuzeyindeki Azez-Cerablus hattına iki yönden ilerlemeye çalışıyor.
Terör örgütü PKK'nın Suriye kolu PYD, Halep'in kuzeyinde Türkiye sınırında güvenli bölge ilan edilmesi planlanan Azez-Cerablus hattında iki yönlü ilerlemeye çalışıyor.
PYD, Suriye'nin
kuzeyinde Türkiye sınırında halihazırda kontrol ettiği Afrin ve
Kobani'yi (Ayn el-Arab) birleştirmek için baskısını artırıyor.
ABD
öncülüğündeki koalisyonun ve Rusya’nın hava saldırılarından da istifade
eden örgüt, ittifak halinde olduğu bazı grupları ileri harekat için
kullanıyor.
PYD, ABD öncülüğündeki
koalisyonun hava saldırılarının yardımıyla Halep'in doğusundaki Sırrin
beldesinin güneyindeki DAEŞ'i gerilettikten sonra Fırat nehrine
ulaşmıştı. Örgüt, 27 Aralık’ta koalisyonun hava saldırısının ardından
Fırat Nehri üzerindeki Tişrin Barajı'nı DAEŞ'ten almıştı. Ardından, PYD
öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içinde yer alan bazı Arap
ve Kürt gruplar, Fırat nehrinin batısında Tişrin Baraji'nin 9 km
kuzeybatısındaki Ebu Kalkal bölgesine dayanmışlardı.
PYD, Fırat'ın batısında DAEŞ'in kontrolünde bulunan Cerablus'a ilerlemeye odaklanmış durumda.
Bölgede
terör örgütü DAEŞ ile SDG güçleri arasında zaman zaman çatışmalar
yaşanıyor. DAEŞ'in savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği, PYD'nin
ilerlemesinin ise şimdilik durduğu ifade ediliyor. Ayrıca PYD'nin Kobani'den getirdiği zırhlı araçlar da barajda tedbiren bekletiliyor.
Yerel
kaynaklar, PYD'yle çalışan unsurların bölgede yığınak yaptığını,
gelecek hafta büyük bir saldırı başlatmalarının beklendiğini bildirdi.
Halep koridoruna ikinci saldırı hattı Afrin'de
Kasım
ayının sonunda bu yana PYD, bir yandan Rus savaş uçaklarının önünü
açmasıyla Afrin’den muhaliflerin Azez'deki cephe hatlarına saldırıyor.
Afrin'in
doğusunda, Halep'in kuzeyinde bulunan ve muhaliflerin kontrolündeki
Deyr Cemal, Meryemeyn, Malikiye ve Ziyara beldeleri havadan Rus savaş
uçaklarının, karadan ise SDG'nin saldırısına maruz kalmıştı. Saldırılar
zaman zaman devam ediyor.
SDG, PYD'ye
yakınlığıyla bilinen Kürt ve Arap grupların birleşerek oluşturduğu ve
ABD'nin desteğini alan bir kuvvet. PYD'nin liderliğindeki SDG içinde
Devrim Ordusu, İdlib Şehitleri Tugayı, Ayn Calur Tugayı, 99. Piyade
Tümeni, Hamza Tugayı, Kaka’a Tugayı, 455. Özel Kuvvetler Tugayı,
Selçuklu Tugayı, 102. Alay, Ahrar Şimal, Halep kırsalı Aşiretleri, Kürt
cephesi, Şeyh Maksud Savunma Birlikleri, Şeyh Maksud Kadın Savunma
Birlikleri adlı gruplar bulunuyor.
ABD
öncülüğündeki koalisyonun DAEŞ'e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık
Operasyonu Sözcüsü Albay Steve Warren, geçen hafta DAEŞ ile mücadelede
"Mümbiç cebi" olarak adlandırılan bölgenin büyük sorun oluşturmaya devam
ettiğini, bu bölgenin örgütten temizlenmesi için bölgenin doğusunda SDG
olarak adlandırılan gruplarla, batısında ise ABD'nin eğit-donat
programında eğitilen gruplar tarafından desteklenen dost güçlerle
çalıştıklarını söylemişti.
PYD kuşağıyla Halep-Türkiye koridorunu kapatmak
PYD kuşağıyla Halep-Türkiye koridorunu kapatmak
PYD
güçleri, koalisyonun hava desteğiyle Ocak 2015'te Türkiye sınırındaki
Kobani'yi (Ayn el-Arab) ele geçirmiş, Mayıs'ta da Tel Abyad'ı DAEŞ'ten
almıştı. Böylece ülkenin kuzeyinde birbirinden kopuk olan Haseke ve
Kobani bölgelerini birleştiren PYD, bir sonraki hedefine yoğunlaşmıştı.
Örgütün sonraki hedefi, Fırat'ın batısına geçip Cerablus-Azez hattında
ilerleyerek Kobani ve Afrin'i birleştirmek.
PYD, bu hedefi gerçekleştirmek için ABD'nin yanı sıra Rusya ile de yakınlaşmıştı. Kasım ayının sonundan itibaren, ABD'nin hava desteğine Rusya'nın etkili saldırıları eklenmişti.
Örgüt,
hedefine ulaşabilmesi halinde Suriye'nin kuzeydoğu sınırından
başlayarak Türkiye sınırı boyunca ilerleyen hakimiyet kuşağı, Halep-Türkiye bağlantısını da keserek, Reyhanlı ilçesinin karşısına dayanacak.
PYD'ye siyasi süreçte de güç kazandırma çabası
Suriye kriziyle ilgili BM Güvenlik Konseyi kararı çerçevesinde başlatılması öngörülen rejim-muhalefet müzakerelerinde tıkanıklık yaşanıyor.
Muhalefet adına hangi grupların davet edileceği konusunda anlaşmazlık sürüyor.
Rusya ve Esed rejimi, PYD gibi muhalif saflarında olmayan grupları muhalif adı altında kabul ettirmekte ısrarcı.
Rejime muhalif gruplar ise Rusya ve Esed'in söz konusu işbirlikçi grupları "truva atı" olarak kullanmaya çalıştığına dikkati çekiyor.
Başbakan
Ahmet Davutoğlu da önceki gün Londra'da İngiliz gazetecilere verdiği ve
Guardian gazetesinde yayımlanan röportajında, "PYD'nin, barış
görüşmelerine katılamayacağını, çünkü Esed rejiminin suç ortağı
olduğunu" söylediği kaydedilmişti. Davutoğlu'nun, "PYD gerçek bir
muhalif değil. PYD ve rejim arasında yakın bir işbirliği var"
ifadelerini kullanmıştı.
20 Ocak 2016 Çarşamba
Cem Karaca - Yarım Porsiyon Aydınlık
Her zamanki köşenizde
Her zamanki barınızda
Önünüzde viski ve havuç
Ve bir eliniz çenenizde
Kaşınız hafifçe yukarıda
Bakışlarınız ne kadar bilgiç
Hiçbir şey üretemeden
Sadece eleştirirsiniz
Sinemadan siz anlarsınız
Tiyatrodan müzikten
Heykel, resim, edebiyat
Sorulmalı sizden
Ekmeğin fiyatını bilmezsiniz
Ama ekonomi, politika.....
Karılarınızı döverken siz
Ne kadar bilimselsiniz
Bu yaz yine güneydeydiniz
Bol rakı, güneş ve deniz
Her şey bir harikaydı ancak
Yerli halkı beğenmediniz
Burda da orda da o aynı barlar
Hep o yarım porsiyon aydınlık
Aynı çehreler aynı laflar
Vallahi hiç değişmemişsiniz
Her zamanki barınızda
Önünüzde viski ve havuç
Ve bir eliniz çenenizde
Kaşınız hafifçe yukarıda
Bakışlarınız ne kadar bilgiç
Hiçbir şey üretemeden
Sadece eleştirirsiniz
Sinemadan siz anlarsınız
Tiyatrodan müzikten
Heykel, resim, edebiyat
Sorulmalı sizden
Ekmeğin fiyatını bilmezsiniz
Ama ekonomi, politika.....
Karılarınızı döverken siz
Ne kadar bilimselsiniz
Bu yaz yine güneydeydiniz
Bol rakı, güneş ve deniz
Her şey bir harikaydı ancak
Yerli halkı beğenmediniz
Burda da orda da o aynı barlar
Hep o yarım porsiyon aydınlık
Aynı çehreler aynı laflar
Vallahi hiç değişmemişsiniz
19 Ocak 2016 Salı
Labour Min 2016 - 40 milyon işsiz OECD ' da bölge, yaklaşık 8 milyon daha fazla
Labour Min 2016 -
Orada
40 milyon işsiz OECD ' da bölge, yaklaşık 8 milyon daha fazla kriz.
Karşılaştır Ülkenizin işsizlik oranı ve daha fazla istatistikler
Orada
40 milyon işsiz OECD ' da bölge, yaklaşık 8 milyon daha fazla kriz.
Karşılaştır Ülkenizin işsizlik oranı ve daha fazla istatistikler
18 Ocak 2016 Pazartesi
Sürgündeki Sevda Filistin - Fragman - TRT Belgesel
Sürgündeki Sevda Filistin
1948 Yılında İsrail devletinin kurulmasıyla Filistin halkı büyük acılarla dolu zor bir döneme girdi.
Ancak ne sürgünler ne baskılar ne de katliamlar Filistin halkının işgale karşı direnişini engelleyemedi.
Bu direnişin en önemli aktörlerinden biri de Filistinli edebiyatçılardı.
Sürgündeki Sevda Filistin belgeseli, Filistin direniş edebiyatının izini sürüyor.
'KATLİAM' BİLDİRİSİ İKİNCİ GEZİ DENEMESİDİR 17 Ocak 2016
'KATLİAM' BİLDİRİSİ İKİNCİ GEZİ DENEMESİDİR.
Türkiye devleti, ülkesi ve halkıyla bir "varoluş" sınavından, bir "beka," bir "hayatta kalma" sınavından geçiyor.
Ağır bedeller ödüyoruz. Polisimizle, askerimizle, çocuklarımızla, dağlarda ve şehirlerimizin ara sokaklarındaki "teröristlerimizle" ölüyoruz.
Zamanın kör ve karanlık güçleri kendi ülkemizde yaşama hakkımızı elimizden alıyor. Evimiz, yuvamız, vicdanımız, insanlığımız bombalanıyor.
Evimizi ve sokaklarımızı, zihinlerimizi ve kalplerimizi savaş alanına çevirenlerle savaşıyor, yeniden ve bir kez daha savaşmayı öğreniyoruz.
PKK ile DAEŞ'le, onların işbirlikçileriyle. Unutmuştuk, savaşmayı tekrar öğreniyoruz.
Ankara'da, Diyarbakır'da, Şam'da, Musul'da dünyanın süper güçleriyle bir "ölüm ve yıkım" dansının partneriyiz.
Biz ölüyoruz, süper güçler Ortadoğu'daki enerji sahalarını paylaşma kavgası veriyorlar.
Nöbetteyiz, bedeli ağır fakat gelecek bedel ödemeyi göze alanlarındır ve yalnızca onlarındır.
Türkiye'nin bu badireyi güçlenerek savuşturacağından eminim.
Ne kadar? Adımdan emin olduğum kadar!
"Yok edemeyen şey, bizi güçlü kılar."
Tribündeydik.
Sahaya indik.
Çok şükür indik.
Kan, ter, ayaz, gözyaşı ve tabutlar.
Ortadoğu'da topyekûn nöbetteyiz.
Tabutlar, tabutlar ve ağıtlar.
Bu koşullar altında radikal Türk ve Kürt solunu temsil iddiasındaki bir grup akademisyen, Devleti
"Kürtleri katletmek ve tehcire tabi tutmakla"
itham eden bir bildiri yayınladı. Bence bu yeni bir Gezi kalkışmasından başka bir şey değil.
Olgularla/ gerçeklerle teorileriniz çeliştiğinde teorinizi mi tercih edersiniz gerçekleri mi? Jakobenler gerçekleri değil, tedrilerini tercih ederler ve gerçeklere rağmen bildiriler yazarlar. Akademisyenlerin bildirisi, hangi kritere başvurursanız başvurun "akademik" değil. Politik bir fantezi bile değil.
Türkiye neredeyse hemfikir. Bu bildiri savunulamazdır. Devleti katliamla suçlayarak "katilleri" gizlemeye çalışmaktadır.
Batı düşüncesinin tornasından geçmiş akademisyenlerin çelişki ve hezeyanlarla dolu bir bildiri yazmış olmaları yalnızca utancımız olabilir.
Doğal olarak, "radikal, keskin ve çelişkilerle" yüklü bu saçmalığa en sert tepki Erdoğan'dan geldi.
Yalnızca "alçaklar" şiddeti ve HDPKK şiddetini örtbas etmeye kalkışabilir!
Başka herkes salak ve aptal, bu bildiriye imza atanlar mı zeki?
Bu bildiri ne yanından bakarsanız bakın HDPKK'ya destek bildirisi.
Akademiden destek.
Bildirinin temel fikri, Gezi hamlesinin "ağaçları kurtarma"
bahanesi kadar sahte. " Kürt katliamı."
"HDPKK intihar etti" olsaydı, bildiriyi feraset belgesi olarak görebilirdik.
Gezi'ye radikal Kürtçüler, büyük ölçüde katılmamıştı.
Bu bildiri Kürtçü radikalizmi sokağa çağırıyor. Sahneyi tasavvur edebiliyorum.
Kürt solunun ve Türk solunun "Kürt katliamına" karşı direnişi.
Direniş. Devletin Kürt katliamına karşı direnin!
Direnin, fakat halk da size karşı direnecektir.
Halkı Erdoğan'ı ve Ak Parti'yi kaderi gibi bağrına basmış bir Türkiye'de 1128 imza kolayca on bin yirmi sekiz olabilir.
Örgütlü solun bunu başarması hiç de zor değil.
AK Parti'nin elitleri, Erdoğan ve AK Parti'nin tabanı Gezi'den, Gülen Cemaati'nin 17 Aralık operasyonundan ve 6-8 Ekim hadiselerinden çok şey öğrendi.
Artık çok tecrübeliler.
İkinci, üçüncü Gezi hamleleri fiyaskoyla sonuçlanabilir.
Bu kuvvetle muhtemeldir.
Amerikan elitleri, demokrasi mi yoksa Amerika mı gibi bir tercih durumuyla karşılaşsalar, hangisini tercih ediyorlar?
Her durumda önce Amerika'yı elbette.
Ya Fransızlar, Almanlar, İngilizler? Onlar da öyle.
Türkiye'nin bugünkü elitlerinin ve bundan sonraki elitlerinin de, Türkiye mi demokrasi mi gibi bir tercih durumunda Türkiye'yi tercih edeceklerinden eminim.
Çünkü Türkiye yoksa, demokrasiye de gerek yoktur. Fakat bildiriyi imzalayan akademisyenler aksini düşünüyor olmalılar.
Çünkü; aksi takdirde böyle bir bildirinin altına imza atamazlardı. Politik bir zırvayı imzaladılar.
Demokrasinin bile var olmak için bir ülkeye, bir halka ihtiyacı vardır.
Hüsamettin Arslan
17 Ocak 2016
17 Ocak 2016 Pazar
14 Ocak 2016 Perşembe
İki örgüt ve eş zamanlı eylemler 15 Ocak 2016 Cuma
İki örgüt ve eş zamanlı eylemler - Beril DEDEOĞLU - Yazarlar
15 Ocak 2016 Cuma
Örnekleri en açık biçimde dünya savaşlarında görülen geçici
ittifaklar, anlaşılması hemen mümkün olmayan karmaşık ilişkilere yol
açarlar. İki devlet, aynı anda bir ülkeyi işgale kalktığında, fiilen
işgalciler arasında bir ortaklık kurulmuş gibi olur. İşgale uğrayan ülke
ise eş zamanlı olarak çoğu kez iki farklı cephede mücadele etmek
zorunda kalır.
İşgale uğrayan devlet, askeri savunmasını
sanki tek düşman varmış gibi tasarlarken, siyasi arenada işgalcilerin
her durumda ortaklıklarını sürdürmeyecekleri stratejisine dayandırır.
Diğer bir ifadeyle cephede düşman “tek” olarak görülür ama siyaseten
işgalci devletlerin kendi aralarında rekabet ettikleri bilinerek bu
rekabetin keskinliğinden yararlanılmaya çalışılır.
İki
işgalciden aynı anda kurtulmak için ya bu iki devlet birbirine
düşürülmeye çalışılır ya daha büyük bir işgalcinin tehdidi ile
diğerlerinin geri çekilmesi söz konusu olur ya da işgale uğrayan devlet
kendisini kurtaracak güçlü bir müttefik bulur.
Söz konusu
durumlara dair örnekleri Osmanlı’nın dağılma sürecinde Mısır’dan
Kıbrıs’a, Anadolu’dan Ortadoğu’ya kadar çok geniş bir coğrafyada bulmak
mümkün.
Rakiplerin fiili ortaklığı
Bugün devletlerarası dünya savaşları yoksa da adeta benzer etkiler
yaratan “terör” savaşları söz konusu. Avrupa ülkelerinden ABD’ye,
Rusya’dan Endonezya’ya kadar her yerde “terör” riski söz konusu ve bu
durum da bir dizi fiili ittifakın kurulmasına yol açıyor.
Küresel güç mücadelesi ya da daha basit ifade edersek küresel ya da
bölgesel düzeyde ekonomik rekabet içinde olan hemen her devlet,
“terör”den nasibini alıyor. Hal böyle olunca da “terörle” mücadele,
rakipleri belirli düzeylerde fiili işbirliği içine sokuyor.
Ancak diğer ülkelerde çok gözlemlenmeyen, açık örnekleri Türkiye’de
yaşanan özel bir durum söz konusu. O da bir ülkenin eş zamanlı olarak
farklı yerlerde iki farklı örgütün saldırısına uğruyor olması.
Benzer yöntemler kullanan DAEŞ ve PKK, farklı yerlerde yaptıkları
eylemlerle Türkiye’yi iki düşman tarafından saldırıya uğrayan ülke
durumuna düşürüyor. Seçtikleri hedefler birbirine benzemese ve sadece
buradan hareketle bile amaçlarının farklı olduğu sonucu çıkarılsa bile,
iki örgütün fiilen geçici bir ittifak kurduğu söylenebilir.
Rakiplerin farklı işlevleri
Böyle bir ittifak, tıpkı devletlerarası savaşlarda olduğu gibi, iki
örgütün rakip olmadıkları anlamına gelmez. Bu, Sultanahmet bombacısının
Esad tarafından işkence gördüğü iddia ediliyor diye, Türkiye ile Esad’ın
ortak düşmana karşı fiili ittifak içinde olduğunu savunmaya benzer.
Bununla birlikte, iki örgüt arasında bir ilişki olabileceğinin
üzerinde durulması gerekiyor. Suriye’de birbirini öldüren bu grupların
Türkiye’de neden sırt sırta verip başkalarını öldürdükleri sorusu
önemli.
Sonuçları itibarıyla PKK eylemleri ve ona yönelik
terörle mücadele Türkiye’yi “Avrupa’dan” uzaklaştıran bir etki
yaratıyor; DAEŞ eylemleri ve ona karşı mücadele ise Türkiye’yi Avrupa
ile işbirliğine itiyor. Bu durumda hem Türkiye hem de “Avrupa”, ikili
ilişkilerini ne yöne sevk edeceklerine karar vermek durumundalar. Bu
durum, aynı zamanda Türkiye’nin yakın coğrafyasında da hangi devlet ve
hangi halk kesimleriyle birlikte davranacağına karar vermesi anlamına
gelir.
Kararı veren Türkiye olduğunda, bir karar almaya
zorlayacak baskıların boyutu azalabilir; yönü de istenmeyen tarafa doğru
olmaz. İki örgüt eş zamanlı olarak bir ülkede kan döküyorsa, o ülkenin
stratejik tercihlerinde kararsız davrandığı izlenimi söz konusu
demektir.
Örnekleri en açık biçimde dünya savaşlarında görülen geçici
ittifaklar, anlaşılması hemen mümkün olmayan karmaşık ilişkilere yol
açarlar. İki devlet, aynı anda bir ülkeyi işgale kalktığında, fiilen
işgalciler arasında bir ortaklık kurulmuş gibi olur. İşgale uğrayan ülke
ise eş zamanlı olarak çoğu kez iki farklı cephede mücadele etmek
zorunda kalır.
İşgale uğrayan devlet, askeri savunmasını
sanki tek düşman varmış gibi tasarlarken, siyasi arenada işgalcilerin
her durumda ortaklıklarını sürdürmeyecekleri stratejisine dayandırır.
Diğer bir ifadeyle cephede düşman “tek” olarak görülür ama siyaseten
işgalci devletlerin kendi aralarında rekabet ettikleri bilinerek bu
rekabetin keskinliğinden yararlanılmaya çalışılır.
İki
işgalciden aynı anda kurtulmak için ya bu iki devlet birbirine
düşürülmeye çalışılır ya daha büyük bir işgalcinin tehdidi ile
diğerlerinin geri çekilmesi söz konusu olur ya da işgale uğrayan devlet
kendisini kurtaracak güçlü bir müttefik bulur.
Söz konusu
durumlara dair örnekleri Osmanlı’nın dağılma sürecinde Mısır’dan
Kıbrıs’a, Anadolu’dan Ortadoğu’ya kadar çok geniş bir coğrafyada bulmak
mümkün.
Rakiplerin fiili ortaklığı
Bugün devletlerarası dünya savaşları yoksa da adeta benzer etkiler
yaratan “terör” savaşları söz konusu. Avrupa ülkelerinden ABD’ye,
Rusya’dan Endonezya’ya kadar her yerde “terör” riski söz konusu ve bu
durum da bir dizi fiili ittifakın kurulmasına yol açıyor.
Küresel güç mücadelesi ya da daha basit ifade edersek küresel ya da
bölgesel düzeyde ekonomik rekabet içinde olan hemen her devlet,
“terör”den nasibini alıyor. Hal böyle olunca da “terörle” mücadele,
rakipleri belirli düzeylerde fiili işbirliği içine sokuyor.
Ancak diğer ülkelerde çok gözlemlenmeyen, açık örnekleri Türkiye’de
yaşanan özel bir durum söz konusu. O da bir ülkenin eş zamanlı olarak
farklı yerlerde iki farklı örgütün saldırısına uğruyor olması.
Benzer yöntemler kullanan DAEŞ ve PKK, farklı yerlerde yaptıkları
eylemlerle Türkiye’yi iki düşman tarafından saldırıya uğrayan ülke
durumuna düşürüyor. Seçtikleri hedefler birbirine benzemese ve sadece
buradan hareketle bile amaçlarının farklı olduğu sonucu çıkarılsa bile,
iki örgütün fiilen geçici bir ittifak kurduğu söylenebilir.
Rakiplerin farklı işlevleri
Böyle bir ittifak, tıpkı devletlerarası savaşlarda olduğu gibi, iki
örgütün rakip olmadıkları anlamına gelmez. Bu, Sultanahmet bombacısının
Esad tarafından işkence gördüğü iddia ediliyor diye, Türkiye ile Esad’ın
ortak düşmana karşı fiili ittifak içinde olduğunu savunmaya benzer.
Bununla birlikte, iki örgüt arasında bir ilişki olabileceğinin
üzerinde durulması gerekiyor. Suriye’de birbirini öldüren bu grupların
Türkiye’de neden sırt sırta verip başkalarını öldürdükleri sorusu
önemli.
Sonuçları itibarıyla PKK eylemleri ve ona yönelik
terörle mücadele Türkiye’yi “Avrupa’dan” uzaklaştıran bir etki
yaratıyor; DAEŞ eylemleri ve ona karşı mücadele ise Türkiye’yi Avrupa
ile işbirliğine itiyor. Bu durumda hem Türkiye hem de “Avrupa”, ikili
ilişkilerini ne yöne sevk edeceklerine karar vermek durumundalar. Bu
durum, aynı zamanda Türkiye’nin yakın coğrafyasında da hangi devlet ve
hangi halk kesimleriyle birlikte davranacağına karar vermesi anlamına
gelir.
Kararı veren Türkiye olduğunda, bir karar almaya
zorlayacak baskıların boyutu azalabilir; yönü de istenmeyen tarafa doğru
olmaz. İki örgüt eş zamanlı olarak bir ülkede kan döküyorsa, o ülkenin
stratejik tercihlerinde kararsız davrandığı izlenimi söz konusu
demektir.
Anadolu'da Gülen cemaati tedirginliği var. 04 Mart 2013 geziden 3 ay önce
Anadolu'da Gülen cemaati tedirginliği var.
Prof. Buğra anlatıyor: Devlet destekli sermaye birikimini sağlamanın biçimi değişti, ama çok güçlü bir şekilde devam ediyor. Devlet eliyle yaratılmış yeni bir iş adamı grubu ortaya çıktı
Burjuva ne demek?
Türkiye’de burjuvazi nasıl oluştu?
1980 darbesi öncesinde Bülent Ecevit’e karşı duran TÜSİAD, demokrasiyi istikrarın alternatifi olarak mı gördü?
Varlığını devlete borçlu bir burjuvazinin devlete karşı çıkması mümkün mü? Asker yeniden etkin olsa, şirketlerin yönetim kurullarında generaller eski yerlerini alır mı? Türkiye’de bugün devlet hâlâ kendi iş adamlarını yaratmaya devam ediyor mu? Teşvik ve engellemeler hangi mekanizmalarla yapılıyor? Yeni patron kulüpleri MÜSİAD, TUSKON, ASKON iddia edildiği gibi ‘’TÜSİAD’ın Anadolu sermayesini temsil ediyor’’ mu?
Tüm bu soruların cevabını öğrenmek için alanının en iyilerinden Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın kapısını çaldık.
Boğaziçi Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra Kanada'ya giden, Laval Üniversitesi'nde işletme üzerine yüksek lisans, McGill Üniversitesi'nde doktora yapan Buğra, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nün ardından aynı üniversitenin Atatürk Enstitüsü’nde öğretim üyeliğine devam ediyor. Sosyal Politika Forumu kurucularından olan Buğra, iktisadi düşünce tarihi ve iktisat metodolojisi, karşılaştırmalı sosyal politika ve gelişme iktisadı alanlarında uzman.
Akademik dergilerde ve derleme kitaplarda yayımlanmış çeşitli makaleleri bulunan Buğra’nın bilimsel çalışmaları ciddi bir külliyat oluşturuyor. Yayımlanmış kitapları şöyle:
“Sınıftan Sınıfa: Fabrika Dışında Çalışma Manzaraları” (İletişim Yayınevi, 2010); “Reading Karl Polanyi for the 21st Century: Market Economy as a Political Project” (Kaan Ağartan ile birlikte derleme, Palgrave Macmillan, 2007; Türkçesi: “21. Yüzyılda Karl Polanyi’yi Okumak”, İletişim Yayınevi, 2009); “Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru” (Çağlar Keyder ile birlikte derleme, İletişim Yayınları, 2007); “Sosyal Politika Yazıları” (Çağlar Keyder ile birlikte derleme, İletişim Yayınları, 2006); “Devlet - Piyasa Karşıtlığının Ötesinde” (İletişim Yayınları, 2000); “Islam in Economic Organizations” (TESEV / Friedrich Ebert Vakfı, 1999); “State, Market, and Organizational Form” (Behlül Üsdiken ile birlikte derleme, Walter de Gruyter, 1997); “State and Businessmen in Modern Turkey” (State University of New York Press, 1994, Türkçesi: “Devlet ve İşadamları”, İletişim Yayınları, 1995); “İktisatçılar ve İnsanlar” (Remzi Kitabevi, 1989; İletişim Yayınları, 1995).
“Birtakım müdahale mekanizmaları değişse de, siyasi otorite eskisi gibi sermaye birikimi sürecini etkileyebiliyor” diyen Buğra’ya göre, “Bu mekanizmalar sadece büyük iş adamlarını değil, KOBİ’leri de kapsayacak şekilde biçimlendirilmiş durumda.”
Buğra, “TUSKON ile TÜSİAD’la yakın ilişkisi olan TÜRKONFED yerelde etkin, ama MÜSİAD ile ASKON, yerelden çok İstanbul’da önemli olan örgütler” diyor ve Anadolu sermayesini kimin temsil ettiğni sorguluyor.
“Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, ne tür araştırma yaparsanız yapın, Gülen cemaati tedirginliği hissediyorsunuz”
diyen Buğra, bunun sadece ekonomik bir tedirginlik olmadığının altını çizse de “Özellikle Kayseri’de, iş dünyası içinde Gülen cemaati olarak bilinen ilişki ağının bölme, kendini ayırma, kendine yakın olanı destekleme eğiliminden söz edildiğini” aktarıyor.
İşte Prof. Ayşe Buğra’nın T24’ün sorularına verdiği yanıtlar:
‘Türkiye sınıf oluşumu sürecinde Kore’ye benziyor’
- Söyleşiye başlamadan soralım; burjuvazi ne demek; burjuva kimdir?
Ben burjuvazinin oluşumunun incelenmesine iş dünyası, iş adamları diye başlamayı tercih ediyorum. Çünkü burjuva kültürel, siyasi anlamlar da taşıyor. Bu tanımların çalışmanın içinde kendi kendine ortaya çıkması gereken şeyler olduğunu düşünüyorum.
- Peki, ulus-devletin kurulmasına sizin tabirinizle “iş dünyası”nın yaptığı katkı Batı dünyasında nasıl şekillendi; Türkiye’de bu ilişki hangi noktalarda, neden farklılaştı?
Dünyada çok farklı tarihsel deneyimler var. Mesela İngiltere’ye baktığınız zaman çok eski zanaatkârlık geleneklerinin içinden ortaya çıkmış büyük sanayiciler görebiliyoruz. Ama her yer böyle değil gayet tabii. Aynı ülkenin içinde bölgesel olarak bile değişebiliyor süreç. Geç sanayileşen ülkelerdeki deneyimler de birbirinden farklı olabiliyor. Mesela Latin Amerika’ya baktığınız zaman, oradaki sanayi ve finans sektörlerindekilerin sermaye birikiminin arka planında toprak sahipliği olduğunu görebiliyorsunuz. Topraktan gelen bir zenginlik var. Benim Türkiye örneğine en çok benzettiğim Güney Kore’dir. Yeni bir iş adamları sınıfı, büyük ölçüde devlet politikalarına bağlı olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla siyasi olarak yönlendirilmiş bir sermaye birikimi sürecinden söz edebiliyoruz. Devlet yapılarının benzememesine rağmen Türkiye sınıf oluşumu sürecinde Kore’ye benziyor.
‘Geç sanayileşen ülkelerde devletin sermaye birikiminde rolü büyük’
- Bazı ülkelerde ulus-devletin kurulmasına sebebiyet veren burjuvazinin Türkiye ve Kore’de devlet eliyle yaratılmasının tek sebebi sanayileşmede gecikme mi?
Bir tek geç sanayileşme değil tabii. Mesela, tarımsal yapılar, aristokrasinin olup olmaması, o aristokrasinin sanayide kullanılan sermaye birikimine ne kadar dâhil olup olmadığı çok önemli. Bütün bunlara teker teker bakmak lazım. Ama geç sanayileşen ülkelerin hepsinde, ortak olan devletin sermaye birikimi sürecinde çok büyük bir rol oynamış olmasıdır. Buraya bir not daha düşmek lazım; geç sanayileşen ülke deyince aklımıza hep Latin Amerika, Asya, Türkiye vs. geliyor fakat Almanya da bu bağlamda değerlendirilebilir. Ve devletin rolü bu ülkelerde her zaman önemlidir.
‘Yaratılmak istenen ‘milli’ burjuvaziden kasıt Müslümanlık’
- Türkiye’de devlet teşvikiyle canlandırılmaya çalışılan iş dünyasının temel karakteristikleri ne?
Türkiye’de İttihat ve Terakki döneminden beri milli burjuvazi yaratma fikri var. Ve buradaki millilik, temelde Müslümanlık demek. Ben zaten Türkiye’de Müslümanlıktan bağımsız bir milliyetçilikten söz etmenin mümkün olduğunu da zannetmiyorum. İttihat ve Terakki dönemindeki bazı gelişmeler ardından cumhuriyet kurulduktan sonra da milli burjuvazi, milli ekonomi yaratma fikrinin üzerinde durulmaya devam ediliyor. Ama cumhuriyet de İttihat ve Terakki’nin yarattığı burjuvaziden farklı, kendi iş adamlarını yaratmaya çalışıyor.
- Millilik başlığı altında, Müslümanlık dışında yer alan özellikler neler?
İktidarın güvenini kazanmış olmak, iktidara yakın olmak.
‘Orhan Pamuk’un laiklik eleştirisi bugünün söylemi’
- Burjuvazinin siyasi kodları var mı? Örneğin, Orhan Pamuk’un “Tiksiniyorum” demesine yol açan sebeplerden laiklik bu kodlar arasında mı?
O zaman böyle bir şey yok. Bunlar bugün kullanılan söylemler, bugünün dili. Cumhuriyetin sermaye birikimi süreçlerine böyle bir şey atfetmek bana hiç anlamlı gelmiyor. Siyasi İslam’ın güçlenmesiyle beraber laiklik ve Müslümanlık anlamını değiştirdi. Bu kavramların içi yeniden dolduruldu ve şimdi yeni terimlerle konuşuyoruz. O terimlerle tarihsel gelişmeyi açıklamaya çalışmak bana çok sağlam bir yöntem seçimi gibi gelmiyor.
- Söylediklerinizden Pamuk’un bu sözleri 20 sene önce söyleyemeyeceği mi çıkıyor?
Şu anda söyleyebileceği, şu anda aklına gelecek sözler bence...
Devlet iş adamlarını nasıl yarattı?
- Peki, Türkiye’de devlet iş adamlarını nasıl yarattı, teşvikleri neler oldu?
O dönemki ekonomik yapı ve ekonominin düzenleniş biçimi bugünkü gibi değildi. Gümrük duvarları altında iş yapan sanayiciler var. KİT’lerin, devlet işletmelerinin önemli olduğu kapalı bir ekonomi bu. Sermaye birikimi henüz çok gelişmediği için devletin bazı çok büyük yatırımlarda doğrudan yatırımcı olarak rol oynadığı bir ortamdan bahsediyoruz. Bu noktada dış ticaret rejimi, bundan kaynaklanan müdahale imkânları, döviz dağıtımı, ithalat izinleri önemli rol oynuyor. İkinci önemli başlık, altyapı yatırımları; iş adamlarının devlet sözleşmeleriyle bu yatırımlara dâhil olması... Özellikle 1950’lerde ithalatçılar, devletle çalışan müteahhitler var. KİT’lerden sağlanan ucuz girdinin yanı sıra ucuz kredi bulabilme imkânı da sayılabilecek ana kalemlerden.
‘Her dönemin memuru ile iş adamı kültürel olarak anlaşabildi’
- Bu teşvikler ve ekonomik gelişmeler sonrasında iş adamlığının yanı sıra kültürel ve siyasi olarak da burjuva denilebilecek ilk isimler kim?
Burjuva olmayan iş adamı, burjuva olan iş adamı gibi bir ayrım her ne kadar konuşulsa da bu kadar çalıştıktan sonra benim gözümün önüne çok kesin bir ayrım gelmiyor. Kendi ayakları üzerinde durabilen iş adamları var, duramayanlar var, ama herkes siyasi iktidarın kararlarından etkilenebilecek durumda. Cumhuriyetin ilk döneminde ortaya çıkanlardan, birinci nesilden (Vehbi) Koç’u düşünüyorum, ardından 1950’lerde ortaya çıkanlar var. İkinci nesilde bir iki örnek dışında büyük iş adamları okumuş kesimden geliyor, bir kısmı yabancı dil biliyor. Daha sonra mesela Ömer Dinçkök veya Cem Boyner gibi eğitimini yurt dışında almış, yabancı dile hakim iş adamlarıyla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla, Batı kültürüne aşinalık var. Bütün bunlar burjuvalaşmanın bileşenleri. Ama tarihsel olarak değişen bir siyasi duruştan bahsedebilir miyiz, bilmiyorum, Alman burjuvazisi gibi çok baskıcı rejimleri destekleyen burjuvazi örnekleri de olmuştur.
- İkinci nesil için saydığınız Batı kültürüyle haşır neşir olma, okumuşluk oranları toplumun geneliyle örtüşmeyen özellikler. Burjuvazinin kendini üstün görmesi sizce ihtimal dışı mı?
İnsan olarak gayet tabii görebilirler, sadece iş adamları değil bütün okumuş yazmışlar görebilirler. Ayrıca şunu söyleyebiliriz; Türkiye’de, bugün de öyle zannediyorum, memurlarla iş adamları anlaşabilecek kesimlerdi. Aralarında bir uçurum yoktu. Parasal olarak evet, ama kültürel olarak her dönemin memuruyla iş adamı anlaşabilmişti. Bugün de öyle.
‘Kâr etmeye yönelik ekonomik faaliyetin meşruiyeti yoktu’
- Tam bu noktada açtığınız parantezi biraz genişletsek; "Devlet ve İşadamları" adlı kitabınızda bürokratlar ile iş adamları arasına 1950’lerde giren bir gerginlikten de bahsediyorsunuz. Sebeplerin başında iş adamlarının değişen iktidarlar nedeniyle duydukları belirsizliği gösteriyorsunuz.
Şöyle bir şey var; Türkiye yakın zamanlara kadar ticaretin, kâr etmeye yönelik faaliyetlerin sağlam bir meşruiyet zeminine sahip olduğu bir ülke değil. Devlet sermaye birikimi sürecine destek oluyor ve kendi iş adamlarını yaratıyor, ama kâr etmeye yönelik ekonomik faaliyet, kendi içinde bir meşruiyet kazanmıyor. Mesele bu.
- Bunu biraz açar mısınız?
1980’lere kadar Türkiye’de sermaye sınıfının sosyal konumu sorgulanabilir durumda; 1950’lere kadar devletçi bir tek parti rejimi, 1950’lerde son derece keyfi bir yönetim olduğu için. Bir iş adamına “1950’lerde ‘Her mahallede bir milyoner yaratacağım’ diye ortaya çıkmış bir hükümetle niçin gergindi iş adamlarının arası” diye sormuştum. “Dikkatinizi çekerim” dedi, “milyoner yaratacağım diyor, iş adamı yaratacağım demiyor.” İş adamları kâr ediyorlar, devlet desteğinden de yararlanıyorlar ama siyasi süreçlerde söz sahibi olmaları kabul gören bir şey değil. 1960 sonrasında da sol ideoloji çok güçlü olduğu ve her zaman bir rejim tartışması sürdüğü için olmuyor. Bu belirsizlik 1980’lere gelindiğinde ortadan kalkıyor. “Özel sektörün toplumsal meşruiyeti vardır, ekonominin merkezinde özel sektör vardır” deniliyor. Ama siyasetçilerin belli alışkanlıkları var. Turgut Özal kadar özel sektör taraftarı olan kimse olmasa da Özal da iş dünyasından gelen siyasi eleştiriyle karşılaşmaktan hoşlanmıyordu. TÜSİAD’ın bazı eleştirileri onu da rahatsız edebiliyordu.
‘TÜSİAD’ın kurulması dönüm noktasıydı çünkü… ’
- Kitabınızda, 1978’de burjuvazinin o vakte kadar desteklediği Bülent Ecevit’e karşı kamuoyu oluşturulmasında katkıda bulunduğunu yazıyorsunuz. Varlığını devlete borçlu bir burjuvazinin devlete karşı çıkması sizce ne kadar mümkün?
Tabii zamanla güçlenen bir özel sektörden de bahsediyoruz. 1960’lardaki anayasal ve yasal değişikliklerle Türkiye’deki dernekleşmenin ve siyasi faaliyetin önünün açılmasıyla, hukuki olarak da bastığı zemininin daha güçlenmiş olduğu bir iş dünyasından bahsediyoruz. 1961 Anayasası ve onu izleyen yasal düzenlemeler sendikal hareketin gelişmesi için önemliydi, ama işveren kuruluşlarının gelişmesi için de önemliydi. 1971’de TÜSİAD’ın kurulması, o dönemde medyada çok az yer almış olmasına rağmen, bir dönüm noktasıydı. Çünkü devlet eliyle yaratıldığını söylediğimiz iş adamlarının artık kendi rüştünü ispat etmiş bir sınıf haline gelmeye başladıklarının işaretini veriyordu. TÜSİAD’ın taleplerinin içinde her zaman istikrar talebi vardı ve hukuk devletiyle ilgili talepler de bu istikrar taleplerinin bir parçası olarak ortaya çıkabiliyordu.
- Sizce iş adamlarının istikrarı hukuka tercih ettikleri noktalar hangileri oldu?
1980 darbesi sırasında Türkiye’nin çok büyük bir çoğunluğu istikrarı hukuka tercih etti. Onun için iş adamlarının da bunu tercih etmeleri özel bir durum sayılmaz.
‘Kurumsallaşmış şirketiniz varsa hukuk lazımdır; yoksa önemli olan ilişkilerdir’
- Yani, burjuvazi, istikrar için verdiği mücadeleyi demokrasi için veremedi mi?
Demokrasiyi hukuk devleti ile birlikte düşünmek ve “Hukuk devletinin olmadığı bir yerde demokrasinin anlamı ne” sorusunu sormak lazım. Bunu iş dünyasından bağımsız söylüyorum. İş dünyası, normal olarak kendi çıkarını düşünür ve bu çıkarın içine bir miktar da olsa “içinde yaşamaktan rahat ettiği bir toplum”u koyar. Ümit Boyner, bütün kadınların başının kapalı olduğu, içki içilmeyen, sokakta oturulacak kahve kalmamış bir toplumda yaşamak istemez herhalde. Sadece kadın olduğu için değil, böyle bir toplumda yaşamak istemeyen erkekler de vardır. Dolayısıyla, insanların içinde yaşamak istedikleri toplum modeli de, ekonomik çıkarlar için verilen siyasi mücadeleyi etkileyebilir.
Hukuk devletine gelince, sizin elinizde birikmiş bir sermayeniz, kurumsallaşmış şirketleriniz varsa hukuk size lazımdır. Fakat yeni yükseliyorsanız veya sıfırdan başlamışsanız, çok ciddi bir eğitiminiz, beceriniz, bilginiz de yoksa ve belirli bir iktidar döneminde Allah, “Yürü ya kulum” dediyse, o zaman hukuk size o kadar da lazım olmayabilir. Bu durumda size lazım olan ilişkilerdir. Sermaye biriktirme derdi olmayan ama demokratik bir toplumda yaşamak isteyen insanların iş dünyasına bakarken bunu unutmamaları lazım diye düşünüyorum. Çünkü hangi iş adamının hukuk devleti karşısında nasıl tavır alacağı bununla ilgilidir.
- Bu tespitiniz, eski büyük sermayedarlar ile bugün büyüyen iş adamları arasındaki ayrımı da kapsıyor mu? AKP’nin yarattığı iş adamları için bugün ilişkinin hukuktan daha önemli olduğunu mu savunuyorsunuz?
Bugün de bu ayrıma dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
‘Tanör raporu, TÜSİAD tabanı ile yönetimi arasındaki gerginliğin bir örneği’
- Çizdiğiniz bu çizgi mühim; ancak TÜSİAD parantezini kapatmadan sorsak; Bülent Tanör’ün demokrasi raporunun reddedilmesi size göre TÜSİAD’ın demokrasi hataları arasında değil mi?
O rapor TÜSİAD’ın talebiyle yazılmıştır. O sırada çok yaygın biçimde konuşulan şeyler değildi bunlar. TÜSİAD’ın içinde bir kesim de, aynı bugün Ümit Boyner’in siyasi eleştirilerine karşı çıktıkları gibi karşı çıkmışlardır rapora. TÜSİAD’ın yönetim kadrosuyla TÜSİAD’ın tabanı arasında hep bir gerginlik olmuştur ve Tanör raporu hadisesi de bu gerginliğin bir örneğidir.
- TÜSİAD’ın, Prof. Ergun Özbudun ve Prof. Turgut Tarhanlı’nın başkanlığında yazılan anayasa raporunun da arkasında duramadığı söylendi. TÜSİAD’ın demokrasi adımları olarak nitelendirebilecek bu çıkışlarının arkasında duramaması sizce süreklilik teşkil etmiyor mu?
Verdiğiniz örnek de TÜSİAD’ın yönetim kadrosuyla tabanı arasındaki gerginliğin bir örneği ve hukuk devleti ve demokrasi konusunda TÜSİAD’a nereye kadar güvenilebileceğini de gösteriyor.
‘Ankara’da işi olanın Boyner’in arkasında durması mümkün değil’
- Ankara çıkışlı ihale planlayan TÜSİAD üyesi bir iş adamının Erdoğan’la karşı karşıya gelmekten çok da çekinmeyen birinin, örneğin Ümit Boyner’in açıklamalarının arkasında durması ne kadar mümkün?
Mümkün değil. TÜSİAD’ın kuruluşundan beri zaman zaman yönetimle üye tabanı arasında gerginlik yaşanmıştır. Cem Boyner’in, Muharrem Kayhan’ın başkanlığını düşünün; taban, özellikle de yaşlılar tedirgin olurlardı. “Bu kadar da üstüne gidilmez ki” derler; çatışmayı onaylamazlardı. Boyner zamanında da benzer gerginlikler oldu. Mesela üyeler arasında TÜSİAD’ın değişmelere uyum sağlayamadığını söyleyenler oldu. Uyum sağlayamamanın çok farklı anlamları olabilir. Bir anlamı, “Siyasi rejimle iyi geçinemedi”dir. Bu yeni bir tavır değil.
‘NTV’nin hikâyesi durumu özetliyor’
- Bir yandan, Boyner döneminde TÜSİAD’a ilişkin olarak daha sonra geri alacağı “28 Şubat’ta emir aldılar” cümlesini sarf eden, diğer yandan iktidarla yoğun ekonomik ilişkide olan İshak Alaton portresinden yola çıkarak soralım; hükümeti eleştirmemekten öte muhalefete muhalefet “kazandıran” bir girişim mi?
Bunu bilmiyorum, ama hükümeti eleştirmemenin ekonomik nedenleri olduğu açık. NTV’nin hikâyesi konuştuklarımızı özetleyen bir hikâyedir. Bir iş adamı ekonomik nedenlerle siyasi iktidarı eleştirmekten çekinir, bu olabilir. Ama bunun yanında, Türkiye’deki ideolojik ortamda hükümetten ekonomik çıkarı olmayan gazetecilerin de tam da iktidarın istediği kavramları iktidarın istediği biçimde kullanarak konuştuklarını görüyoruz. İş adamları da bu ideolojik ortamın içinde yaşıyorlar. Hükümeti eleştirmek, hele hele muhafazakârlaşmadan şikâyet etmek bu ortama uymuyor; “in” değil.
‘Akademik dünyada sessizlik var’
- Söylediklerinizden “Alaton’un TÜSİAD’ı eleştirdiği kadar hükümeti eleştirmesi mümkün değil” sonucunu çıkarmak ne kadar yanlış?
Bence pek mümkün değil. Bu sadece ekonomik veya siyasi korkularla ilgili de değil; bunu yaptığınız zaman kültürel olarak da marjinalize oluyorsunuz. Akademik dünyada bu kadar sessiz kalınmasının bir sebebi de bu. Çünkü konuştuğunuz zaman sadece kariyeriniz tehlikeye girmiyor, aynı zamanda “Aa, bu da neler diyor!” şeklinde tepkiler görebiliyorsunuz. Meşhur “Arkadaşım ulusalcı oldu” formülü çok kullanıldı. Bu da insanları etkiliyor. Kimse öyle biri olarak algılanmak istemiyor. Ulusalcı olmak iyi değil, liberal olmak iyi ve bu kavramların içi ortama uygun biçimde doldurulurken, ulusalcı olmak hükümeti eleştirmek ya da muhalefeti savunmakla özdeşleşebiliyor, liberal olmak da muhalefetin her yaptığını eleştirip hükümeti eleştirmemekle bağdaşabiliyor.
- Bu Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşadığınız sıkıntılar mı?
Hayır, Boğaziçi’nde değil, ama genel olarak entelektüel ortamda çok rastlanan şeyler.
- Netleştirmek için sorsak; 1980 darbesi sonrasında TİSK, “Şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi sıra bizde” demişti. Sizce TÜSİAD dâhil tüm iş dünyasının muhasebe yapması gereken bir geçmişi yok mu?
Olmaz olur mu; yalnız şuna da bakmak lazım; iş dünyasının içinde farklı kesimler de oldu. 1960’larda sol hareket çok güçlüyken, “Tek yol devrim” çok kullanılan bir sloganken, iş dünyası gayet tabii korktu. Ciddi biçimde anti-komünist, baskıcı bir eğilim içine giren bir kesim oldu. Bu kesim TİSK’in içinde güçlüydü. Burada da çıkarlarla ilgili bir şey görmek mümkün; sanayi sektöründe işçi- işveren ilişkilerinin niteliğinden çok etkilenebilecek konumda olan özellikle küçük ve orta boy işletmelerin anti-komünist, anti-demokratik, işçi düşmanı bir tavrı benimsemeleri daha kolay olur. Buna karşılık, “komprador burjuvazi” veya “tekelci sermaye” denilen kesimde, yani finans sektöründe çalışan, sanayide de büyük işletmelerle ve yabancı ortaklıklarla üretim yapan, genellikle eksik rekabet koşullarında iş gören dolayısıyla emek maliyetleri konusunda çok duyarlı olmayan ve sendikalaşmadan çok ürkmeyen işverenler daha az işçi düşmanı bir diskur benimseyebilirler.
TÜSİAD’ın sendikalara bakışının başından beri TİSK’inkinden farklı olmasında, TÜSİAD’ın işçi düşmanı diskurdan ayrılmasında bunun etkisi olduğunu zannediyorum. Bir ideoloji paketinin içinde işçilere bakış, hukuk devletine, özel yetkili mahkemelere bakış nerede durur? Buna bakmak ve tutarlı bir bütün görmek mümkündür ve gördüğünüz şey ekonomik çıkarlarla ilintilendirilebilir. Ama tabii ekonomik belirleyicilikten de, nedenlerine bakmadan “TÜSİAD TİSK’ten daha demokratiktir” anlamına gelecek bir tavır benimsemekten de kaçınmak lazım.
‘İş adamlarının askerin varlığına karşı çıkma gibi bir dertleri yok’
- Sabancı’nın yönetim kurulunda subay olmasını da bu paket içinde mi? Hukuk devleti isterken askerin otoritesini bu raddede kabullenmek ne kadar uyumlu?
İş adamlarının askerin varlığına karşı çıkmak gibi bir dertleri olduğunu zannetmiyorum. Askeri darbe yanlısı olduklarını da zannetmiyorum, çünkü hem hukuk devletine ihtiyaçları olduğunu ve Batı demokrasileriyle iyi ilişkiler sürdüren, hukuk devleti ilkelerine bağlı bir hükümeti çıkarlarına daha uygun bulacaklarını düşünüyorum. Kurumsallaşmış büyük sermayenin, ciddi bir radikal rejim değişikliği tehdidi olmadığı sürece, demokratik bir hukuk devletini başka tür rejimlere tercih edeceğini düşünüyorum. Ama yönetim kurulunda toplumda temayüz etmiş, yetkili ve etkili insan bulundurmak sözünü ettiğiniz dönemin bir gereği. Bugün askerlerin toplumdaki rolü aynı değil, dolayısıyla yönetim kurullarında değiller.
- Sizce yarın askerler yine etkin olsa yönetim kurullarındaki eski yerlerine otururlar mı?
Olabilir. Bugün kimin etkili olduğunu düşünürse onu koyar. Yarın cemaatten birini koyar, öbür gün başkasını.
- Bugün büyük şirketlerin yönetim kurullarında kimler oturuyor; nasıl bir denge gözetiliyor? Örneğin, Gülen cemaati üyeleri var mı?
Bilemiyorum, herhalde vardır. Çünkü olması gayet mantıklı, olması beni hiç şaşırtmaz.
‘Devlet eliyle sermaye birikimi sağlama devam ediyor’
- Toplum ve Bilim’de yayımlanan makalenizde devletin oynadığı rolün önemsizleşmediğini söylüyor ve ekliyorsunuz: “Bugün yeni sermaye gruplarının gelişme sürecinin, Cumhuriyet döneminin devlet eliyle iş adamı yaratma olgusunu hatırlatan unsurlar barındırdığı gözlemlenebiliyor.” Bugün iktidarın bazı iş adamlarını destekleme ve bazılarını desteklememe biçimleri nasıl değişti?
Evet, devlet eliyle sermaye birikimi sağlama çok güçlü bir şekilde devam ediyor, ancak ilişki biçimi değişti. Değişiklikler nedir? Eskiden büyüklerin ilişki içinde çalışmak zorunda oldukları devlet, küçük ve orta boy iş adamları için o kadar önemli değildi. 1980 sonrasında, özellikle 90’larda KOBİ’lere yönelik teşvikler gündeme gelmeye başladı. AKP döneminde devlet KOBİ’ler için daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir aktör haline geldi. Bu önemli bir değişiklik, yerel sanayileşme açısından da bir anlamı var.
Sermaye birikimleri her zaman devletin ne yapıp yapmadığıyla etkilenmiş büyük iş adamlarına baktığımız zaman da bir değişiklik görüyoruz. Artık kapalı değil, açık ekonomi rejimi olması nedeniyle, KİT’ler, döviz kotaları, ithalat-ihracat rejiminin özellikleri önemini kaybediyor. Fakat mesela, kamu ihaleleri önemini son derece koruyor ve çok önemli alt yapı yatırımlarını kapsıyor. Türkiye’de şehirleşme devam ettiği için de kentsel planda çok fazla kamu ihalesi oluyor.
Özelleştirmelerin açtığı alanlar da var. Özelleştirme sürecinin kendisi çok önemli; ihale nasıl açılıyor, nasıl dağıtılıyor, nasıl veriliyor… Ayrıca, mesela enerji sektöründe, doğal tekeli özelleştirdiğiniz zaman onu denetlemeye devam ediyorsunuz. O denetim mekanizmasında siyasi yetkililer söz sahibi oluyor ve siyasi süreçler iş adamını, onun kâr etme şansını veya şansızlığını büyük ölçüde etkiliyor.
Hastaneler gibi bazı sosyal hizmetlerin, mesela sağlık hizmeti veren kurumların özelleştirilmesi de, devlet destekli sermaye birikimine çok ciddi bir alan açıyor. TOKİ başlı başına sermaye birikimi sürecinde çok önemli bir aktör. Burada sadece büyükler değil, küçük müteahhitler de işin içine giriyor. Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman bugün devletin iş dünyasındaki öneminin hiç de azalmamış olduğunu görüyorsunuz. Siyasi İslam’ın yükseldiği ve rejim değişikliği tartışmalarının yeniden gündeme geldiği bugün, hükümet destekli sermaye birikimi süreçleri yeniden önem kazandı. İlginç olan bu; Türkiye’de özel sektör geliştikten, iş dünyasının içinde çok güçlü aktörler ortaya çıktıktan sonra, yeniden siyasi etkenlerin sınıf içi ekonomik güç dengelerini değiştirmeye, gerginlikleri ve ittifakları biçimlendirmeye başladıklarını görüyoruz. Devlet eliyle yaratılmış yeni bir iş adamları grubunun ortaya çıktığı söylenilebilir.
- Peki, bu yeni iş adamları kim? Devlet - iş adamı ilişkileri bu örneklerde hangi girişimlerinde somutlaşıyor?
Biz bu konudaki çalışmamızda 1990 öncesinde iş dünyasında önemli bir prezansı olmayan, özellikle AKP döneminde temayüz etmiş on kadar girişimci şahıs veya aileye baktık. (Detaylı bilgi, Prof. Ayşe Buğra ve Osman Savaşkan’ın Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanan “Yerel sanayi ve bugünün Türkiye’sinde iş dünyası” başlıklı makalelerinde bulunmaktadır- T24) Bunların hepsinin sermaye birikimi süreçlerinde, yukarıda devletin öneminin sürdüğünden bahsederken değindiğim faaliyet alanlarının önemli olduğunu görüyoruz. Özelleştirme sonrası enerji sektörü, kamu ihaleleri, TOKİ bağlantıları, vs. çok önemli görünüyor. Bunun dışında, turizmde, madencilikte ve sağlık sektöründeki yatırımlarda da hükümet müdahalesinin önemli olabileceğini görüyoruz. Ayrıca medya sektöründeki yatırımlar da yeni işadamlarının hükümetle ilişkilerinin niteliği hakkında fikir veriyor.
- Peki, Türkiye’de böyle bir manzaranın çıkmadığı, iktidarların kendi iş adamlarını yaratmadığı bir dönem oldu mu, yoksa AKP iktidarını ayrıştıran ciddi bir kesinti var mı?
AKP, döneminde gördüklerimiz olanın devamı değil. Birincisi, sermaye birikimi sürecini etkileyen müdahale mekanizmaları değişik; ikincisi, bugün sahiden bir rejim değişikliği havası içindeyiz. “Demokratikleşiyoruz”, “Vesayet rejiminden kurtuluyoruz” deniliyor, özel yetkili mahkemelerin işleyişindeki zaman zaman su yüzüne çıkan, kabul edilemez acayiplikler bir rejim değişikliği diskuru içinde göz ardı edilmeye çalışılıyor. Türkiye çok polarize olmuş bir toplum ve bu polarizasyon içinde zaman zaman adeta “devrimci” bir söylemin iktidarı desteklemek üzere kullanıldığını görüyorsunuz.
- “Rejim değişikliği”nden kastınız ne?
Rejim değişikliğinde her şey değişir. Mesela bir toplumda hukuksuzluğu meşru gösteren bir rejim değişikliği söylemi sürdürülebiliyorsa bunun iş dünyasına da mutlaka bir yansıması olacaktır. Aynı diskur iş dünyasındaki gelişmeleri açıklamakta ve oradaki acayiplikleri maruz göstermekte de kullanabilecektir.
‘Denetim mekanizmaları iş adamlarını ürkütecek şekilde çalışıyor’
- Bugün dikkatinizi çekenler neler?
Çok ciddi bir itiş kakış olduğunu fark ediyorum. Mesela Aydın Doğan’a yapılan çok spektaküler bir şeydi, ona benzer başka örnekler bulunabilir mi bilmiyorum, ama denetim mekanizmalarının hükümete yakın olmayan iş adamlarını ürkütecek şekilde çalıştığını gazetelerden görebiliyorum.
- Denetim süreçleri nasıl işliyor?
Bilmiyorum, denetim süreçlerini çalışmadım. Ama günlük gazetelere baktığınız zaman muhalefet partilerine mensup belediyelerin periyodik olarak denetime tabi tutulduklarını görüyorsunuz. Bunların içinde akçeli işler de bulunuyor. Kime ihale verilmiş, kime verilmemiş... Bu denetim mekanizması, politik tavırlarının oluşmasında iş adamlarını düşündürebilecek bir mekanizma.
- Hangi belediye ile iş yaptığına dikkat eden bir iş dünyasından mı bahsediyorsunuz?
Bunu bilemem, zaten öyle bir şansları var mı onu da bilmiyorum. Ancak siyasi kimlik iş hayatında belirli olabilecek gibi görünüyor. Yeni büyük iş adamları ve küçüklerin gelişmelerinde devletin çok önemli rol oynadığını biliyoruz. Büyük iş adamlarına baktığımızda, sözünü ettiğim mekanizmalardan ciddi biçimde yararlanarak yükselmiş olduklarını görüyorum. Buradaki süreçlerin nasıl işlediğine, yasalara ve idare teamüllere uygun olup olmadıklarına bakmak, gazetecilerin yapabileceği bir iş olabilirdi. Eskiden gazeteciler bu tür konularla uğraşırlardı, bir süredir bu konuların heveslisi kalmamış gibi görünüyor.
‘Yargının durumu fevkalade ürkütücü, medyanın durumu üzücü’
- Siz AKP yönetiminde yaşanılanlara karşı tepkili misiniz?
Yargının durumu fevkalade ürkütücü buluyorum. Medyanın durumuna da üzülüyorum tabii. Hem genel olarak, hem de konuştuğumuz konuyla ilgili olarak. Bu araştırmayı yapmaya başladığım zaman, hâlâ medyada iş dünyasıyla ilgili önemli haberler veren, bu haberleri izleyen ciddi gazeteciler vardı. Sonra bu tür haberler iyice azaldı. Bu çalışmayı şimdi yapsaydım, bazı şeyleri mutlaka gözden kaçırırdım. Bugün medyadan yana pek ümitli değilim, ümitli olan var mı onu da bilmiyorum.
Benim yaptığım iş de gazetecilik değil. Tek tek iş adamlarının durumuyla sadece iş hayatını etkilemekte belirli bir rol oynayan siyasi mekanizmaları ve süreçleri anlamak için ilgileniyorum. Kesin olarak söyleyebileceğim şey de şu: Birtakım müdahale mekanizmaları eskisinden farklı, ancak siyasi otorite eskisi gibi sermaye birikimi sürecini etkileyebiliyor. Bu mekanizmalar artık sadece büyük iş adamlarını değil, KOBİ’leri de kapsayacak şekilde biçimlendirilmiş durumda.
- Bugün konuştuğumuz iş adamları sizce Menderes’in tabiriyle “milyoner” mi yoksa “iş adamı” mı?
Belki bazı yeni şirketler sadece hükümet iktidarda kaldığı sürece varlıklarını sürdüreceklerdir, ama bazı yeni şirket sahipleri gerçekten iş adamı olarak kalacaktır. Bu mümkün. Ayrıca bugün siyasi süreçlere ciddi biçimde müdahil olan işveren kuruluşları var, örgütlü işadamları grubu TÜSİAD üyeleriyle sınırlı değil.
- Örneğin, MÜSİAD hangi siyasi süreçlerde, etkisini nasıl gösteriyor?
Dış ilişkilerde aktif olabiliyor; başka konularda da, mesela eğitim reformu konusunda da fikir beyan ediyor.
‘Ekonomi 2008’e kadar büyük şehirlerden Anadolu’ya kaymadı’
- İşveren derneklerindeki bölünmeye geçmeden bir konuyu netleştirsek; yükselen “muhafazakâr Anadolu burjuvazisi” derken kast edilen coğrafya ne? Sanayileşen yeni iller hangileri?
Tartışmalarda, çok da ciddi olmayan “Anadolu Kaplanları” tabiri kullanılarak işaret edilen yeni yerel sanayi şehirlerinin içinde Kayseri, Konya, Gaziantep, Denizli ve Kahramanmaraş var. Farklı ölçütlerle, farklı kümeler çıkarabilirsiniz tabii, ama biz bu çok sözü edilen beş şehri, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Ankara’yı içeren büyük metropollerle birlikte ele alarak, ekonomik faaliyette ciddi bir coğrafi kayma olup olmadığına baktık. En azından 2008’e, yani büyük krize kadar, böyle bir kayma görmedik. Ama bu şehirlerin kendi içlerinde farklılıklar görebiliyorsunuz. Mesela İzmir’de düşüş olduğunu, şehrin toplam ihracattaki payı, en büyük sanayi kuruluşları arasındaki işletmelerin sayısı gibi göstergelere bakarak görebiliyorsunuz. Bunun siyasi nedenleri olabileceğini düşünmek de mümkün görünüyor. Ama İstanbul, Ankara çok iyi vaziyette. 2008’e kadar yeni gelişen Anadolu şehirlerinin toplam ihracattaki payında bir artış görmüyorsunuz. Ondan sonraki kısmi artışta da, krizin etkisi ve krizle birlikte yeni gelişen ülkelere yapılan ihracatın payındaki bir artış da önemli olmuş gibi görünüyor. Tabii daha önce de ihracat büyük metropolden yapılırken üretimin bir kısmı Anadolu şehrinde yapılıyor olabilir, ama bu da yerelin dış dünyayla bağlantısını İstanbul üzerinden kurduğunu gösterir. Banka mevduatlarının dağılımına baktığınızda da eski metropollerin ne kadar önemli olduklarını görüyorsunuz. Yani, “ekonomi büyük şehirlerden Anadolu’ya kaydı” diyebileceğiniz bir durum yok.
- “Anadolu’da yükselen büyüme” söylemine sebebiyet veren gelişmeler ne?
Kayseri, Gaziantep gibi şehirlere gittiğinizde kocaman alışveriş merkezleri görüyorsunuz. Anadolu şehirleri gelişmeye devam ediyor, kentsel altyapı yatırımları yapılıyor, TOKİ ihaleleri bazı işadamlarına önemli karlar sağlıyor. Yerel sanayi de sanayinin gelişmesinden belirli bir pay alıyor. Böyle bir canlanma var. Ama ekonomik faaliyetin mekansal dağılımında çok büyük bir değişim yok. Ancak 2008 krizinden bütün dünya gibi Türkiye de etkilenmiş durumda ve krizin İstanbul gibi gelişmiş ülkelerle bağlantısı kuvvetli metropoller üzerindeki etkisi özellikle önemli. Bu ortamda, Anadolu şehirlerindeki ekonomik faaliyetin göreli önemi de daha fazla oluyor.
‘Anadolu’da temsiliyeti olanlar MÜSİAD ve ASKON değil; TUSKON ve TÜRKONFED’
- Bu yeni canlanmada, “Anadolu sermayesini TÜSİAD’ın değil, MÜSİAD, ASKON ve TUSKON’un temsil ettiği” iddiası ne kadar gerçek?
En azından MÜSİAD ile ASKON, üye tabanları ve faaliyetleri ve siyasi etkileri açısından, yerelden çok İstanbul’da önemli olan örgütler. TUSKON yerelde etkili, ama TÜSİAD’la yakın ilişkisi olan TÜRKONFED de öyle.
‘Anadolu’da Gülen cemaati tedirginliği var’
- Anadolu’da iş adamları, üç işveren derneğinden birinden mutlaka memnun mu? New Perspectives On Turkey’de Osman Savaşkan ile birlikte yayımladığınız makalede, Kayseri’de iş adamlarının TÜRKONFED’den, ödedikleri üyelik ücretlerinin karşılığını yeterince alamadıkları için ayrıldıklarını, ancak Boydak ailesinin yükselmesine gücendikleri için TUSKON ve MÜSİAD’a da belli bir mesafe ile durduklarını belirtiyorsunuz. Bu olağan bir durum mu?
Anlaşılabilir bir durum. Kayseri’nin eski işadamları nispeten yeni büyüyen sermayenin kendilerinden daha güçlü olmasından hoşlanmıyor olabilirler. En azından hoşlanmayanların olduğunu biliyoruz. Bu sadece ekonomik bir rahatsızlık olabilir, ama başka türlü gerginlikler olabiliyor. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, ne tür araştırma yaparsanız yapın, Gülen cemaati tedirginliği hissediyorsunuz. Ben kadın istihdamıyla ilgili bir araştırma için gittiğimde de bununla ilgili tedirginliklerle karşılaştım.
- Bahsettiğiniz tedirginliğin kapsamı tam olarak ne; siyasi mi, ekonomik mi?
Siyasi olarak da, ekonomik olarak da hissedilen bir tedirginlik. Aslında “Gülen cemaati” dememek lazım, bu bir ilişki ağı, yani network ya da Türkçe terimiyle bir tür şebeke. Formel bir yapısı yok, pek şeffaf değil ve çok güçlü olduğu fark ediliyor. Bu da insanları tedirgin ediyor. Her ne kadar radikal İslam’dan ayrı dursa da, toplumun muhafazakârlaşmasında önemli bir rol oynadığı düşünülüyor. Bunu sadece iş dünyasında görmüyorsunuz, ama özellikle Kayseri’de iş dünyası içinde bu ilişki ağının bölme, kendini ayırma, kendine yakın olanı destekleme eğiliminden söz ediliyordu. Buradaki mesele doğrudan doğruya TUSKON’la ilgili olmaktan çok, TUSKON’un bu ilişki ağı içindeki yeriyle ilgili gibi görülüyor.
- TUSKON daha çok kendi sağladığı yurt dışı bağlantıları ile biliniyor; dolayısıyla TUSKON’un hükümetle ilişkisi, örneğin MÜSİAD kadar yakın mı?
Hükümet TUSKON’a da, MÜSİAD’a da yakındı. Son zamanlarda hükümetle Gülen tarafının arası biraz bozulmuş gibi görünüyor. Bu TUSKON’un hükümetle ilişkilerini nasıl etkiledi bilmiyorum. Ama sözünü ettiğiniz bağlantıların kurulmasında hükümetin, özellikle dış işlerinin ve elçiliklerin rol oynamamış olduğunu söyleyemeyiz.
‘Gaziantep’te Konukoğlu’nun birleştirici rolünü oynuyor’
- Söyleşiyi sonlandırmadan, “iş dünyasında Güneydoğu” parantezi açsak; bölgede sanayileşme nasıl farklılaşıyor; iş adamları ne kadar rahat yatırım yapıyorlar? Ayrıca, aynı bölgedeki Gaziantep ve Diyarbakır ne kadar benzer örnekler?
Diyarbakır, tabii ki çok farklı. Oraya ayrıca bakmak lazım; hatta belki Diyarbakır’a İzmir’le beraber bakmak gerek çünkü Diyarbakır’da da İzmir’deki gibi siyasi ayırımcılık şikâyetleri olduğunu biliyoruz. Ama ben Diyarbakır üzerine çalışmadım, onun için bu konuda konuşamam. Gaziantep örneğinde ise SANKO’nun kurucusu olan Konukoğlu ailesi faktörü var. Eski, güçlü ve çok saygınlar; birleştirici unsur rolünü oynuyor. Konukoğlu kapsayıcı, herkese mesafeli duran ama herkesle ilişki kurabilen önemli bir aktör.
- Konukoğlu, bahsettiğiniz mesafeyi nasıl koruyor?
İş dünyasında çok önemli ve saygın bir aktör olarak, bütün polarizasyonun üstünde durulabiliyor. Bununla ilgili olarak, çok önemli bazı kurumsal gelişmelerden söz etmek faydalı olabilir. Medyada ne kadar yer buldu bilmiyorum ama oda seçimlerini düzenleyen kanunda yapılan bir değişiklik önemliydi. Buna göre, oda başkanları iki dönemden fazla görevde kalamayacaklardı. Anayasa Mahkemesi (AYM) bunu iptal etti. Eğer iptal etmeseydi, Konukoğlu gibi biri oda yönetiminde olamayacaktı. Yeni biri de o dengeyi, huzuru sağlayabilecek miydi, bilmiyoruz. Gönüllü işveren örgütleri “in” görüldüğü için çok dikkat verilmiyor, ama odalar özellikle yerelde son derece önemli.
‘Hükümetlerin odaları kontrol altına almaları kolay değil’
- Odalar, iktidar değişimlerine işveren dernekleri kadar tabi mi?
Hükümetlerin odaları kontrol altına almaları çok kolay değil. Üzerinde çok araştırma yapılmış bir alan değil, ama eskiden beri her zaman çok canlı siyasi tartışmaların yürütüldüğü alanlar oldu odalar. Demokratik yönetim mekanizmaları olan, seçimlerin ciddiye alındığı, güçlü oldukları için de hükümetlerin istediği gibi etkileyemediği yerler.
- Odaların gücünün kaynağı ne?
Her şeyden önce mecburi üyelik nedeniyle çok fazla insanı temsil etmeleri, seçim süreçlerinin niteliği nedeniyle de çok kapsayıcı olmaları…
- Odaların TÜSİAD, MÜSİAD, ASKON ve TUSKON’a bakışı neye göre şekilleniyor?
Gönüllü örgütler oda yönetiminde söz sahibi olmak için rekabet ediyor, seçim ittifakları yapıyorlar. Türkiye’deki polarizasyonun buralarda da etkili olduğunu ve farklı yörelerde farklı biçimlerde tezahür ettiğini söyleyebiliriz. Ama bana buradaki polarizasyon başka kurumlarda olduğu kadar sert değilmiş gibi geliyor.
04 Mart 2013
Prof. Ayşe Buğra
Prof. Buğra anlatıyor: Devlet destekli sermaye birikimini sağlamanın biçimi değişti, ama çok güçlü bir şekilde devam ediyor. Devlet eliyle yaratılmış yeni bir iş adamı grubu ortaya çıktı
Burjuva ne demek?
Türkiye’de burjuvazi nasıl oluştu?
1980 darbesi öncesinde Bülent Ecevit’e karşı duran TÜSİAD, demokrasiyi istikrarın alternatifi olarak mı gördü?
Varlığını devlete borçlu bir burjuvazinin devlete karşı çıkması mümkün mü? Asker yeniden etkin olsa, şirketlerin yönetim kurullarında generaller eski yerlerini alır mı? Türkiye’de bugün devlet hâlâ kendi iş adamlarını yaratmaya devam ediyor mu? Teşvik ve engellemeler hangi mekanizmalarla yapılıyor? Yeni patron kulüpleri MÜSİAD, TUSKON, ASKON iddia edildiği gibi ‘’TÜSİAD’ın Anadolu sermayesini temsil ediyor’’ mu?
Tüm bu soruların cevabını öğrenmek için alanının en iyilerinden Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın kapısını çaldık.
Boğaziçi Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra Kanada'ya giden, Laval Üniversitesi'nde işletme üzerine yüksek lisans, McGill Üniversitesi'nde doktora yapan Buğra, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nün ardından aynı üniversitenin Atatürk Enstitüsü’nde öğretim üyeliğine devam ediyor. Sosyal Politika Forumu kurucularından olan Buğra, iktisadi düşünce tarihi ve iktisat metodolojisi, karşılaştırmalı sosyal politika ve gelişme iktisadı alanlarında uzman.
Akademik dergilerde ve derleme kitaplarda yayımlanmış çeşitli makaleleri bulunan Buğra’nın bilimsel çalışmaları ciddi bir külliyat oluşturuyor. Yayımlanmış kitapları şöyle:
“Sınıftan Sınıfa: Fabrika Dışında Çalışma Manzaraları” (İletişim Yayınevi, 2010); “Reading Karl Polanyi for the 21st Century: Market Economy as a Political Project” (Kaan Ağartan ile birlikte derleme, Palgrave Macmillan, 2007; Türkçesi: “21. Yüzyılda Karl Polanyi’yi Okumak”, İletişim Yayınevi, 2009); “Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru” (Çağlar Keyder ile birlikte derleme, İletişim Yayınları, 2007); “Sosyal Politika Yazıları” (Çağlar Keyder ile birlikte derleme, İletişim Yayınları, 2006); “Devlet - Piyasa Karşıtlığının Ötesinde” (İletişim Yayınları, 2000); “Islam in Economic Organizations” (TESEV / Friedrich Ebert Vakfı, 1999); “State, Market, and Organizational Form” (Behlül Üsdiken ile birlikte derleme, Walter de Gruyter, 1997); “State and Businessmen in Modern Turkey” (State University of New York Press, 1994, Türkçesi: “Devlet ve İşadamları”, İletişim Yayınları, 1995); “İktisatçılar ve İnsanlar” (Remzi Kitabevi, 1989; İletişim Yayınları, 1995).
“Birtakım müdahale mekanizmaları değişse de, siyasi otorite eskisi gibi sermaye birikimi sürecini etkileyebiliyor” diyen Buğra’ya göre, “Bu mekanizmalar sadece büyük iş adamlarını değil, KOBİ’leri de kapsayacak şekilde biçimlendirilmiş durumda.”
Buğra, “TUSKON ile TÜSİAD’la yakın ilişkisi olan TÜRKONFED yerelde etkin, ama MÜSİAD ile ASKON, yerelden çok İstanbul’da önemli olan örgütler” diyor ve Anadolu sermayesini kimin temsil ettiğni sorguluyor.
“Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, ne tür araştırma yaparsanız yapın, Gülen cemaati tedirginliği hissediyorsunuz”
diyen Buğra, bunun sadece ekonomik bir tedirginlik olmadığının altını çizse de “Özellikle Kayseri’de, iş dünyası içinde Gülen cemaati olarak bilinen ilişki ağının bölme, kendini ayırma, kendine yakın olanı destekleme eğiliminden söz edildiğini” aktarıyor.
İşte Prof. Ayşe Buğra’nın T24’ün sorularına verdiği yanıtlar:
‘Türkiye sınıf oluşumu sürecinde Kore’ye benziyor’
- Söyleşiye başlamadan soralım; burjuvazi ne demek; burjuva kimdir?
Ben burjuvazinin oluşumunun incelenmesine iş dünyası, iş adamları diye başlamayı tercih ediyorum. Çünkü burjuva kültürel, siyasi anlamlar da taşıyor. Bu tanımların çalışmanın içinde kendi kendine ortaya çıkması gereken şeyler olduğunu düşünüyorum.
- Peki, ulus-devletin kurulmasına sizin tabirinizle “iş dünyası”nın yaptığı katkı Batı dünyasında nasıl şekillendi; Türkiye’de bu ilişki hangi noktalarda, neden farklılaştı?
Dünyada çok farklı tarihsel deneyimler var. Mesela İngiltere’ye baktığınız zaman çok eski zanaatkârlık geleneklerinin içinden ortaya çıkmış büyük sanayiciler görebiliyoruz. Ama her yer böyle değil gayet tabii. Aynı ülkenin içinde bölgesel olarak bile değişebiliyor süreç. Geç sanayileşen ülkelerdeki deneyimler de birbirinden farklı olabiliyor. Mesela Latin Amerika’ya baktığınız zaman, oradaki sanayi ve finans sektörlerindekilerin sermaye birikiminin arka planında toprak sahipliği olduğunu görebiliyorsunuz. Topraktan gelen bir zenginlik var. Benim Türkiye örneğine en çok benzettiğim Güney Kore’dir. Yeni bir iş adamları sınıfı, büyük ölçüde devlet politikalarına bağlı olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla siyasi olarak yönlendirilmiş bir sermaye birikimi sürecinden söz edebiliyoruz. Devlet yapılarının benzememesine rağmen Türkiye sınıf oluşumu sürecinde Kore’ye benziyor.
‘Geç sanayileşen ülkelerde devletin sermaye birikiminde rolü büyük’
- Bazı ülkelerde ulus-devletin kurulmasına sebebiyet veren burjuvazinin Türkiye ve Kore’de devlet eliyle yaratılmasının tek sebebi sanayileşmede gecikme mi?
Bir tek geç sanayileşme değil tabii. Mesela, tarımsal yapılar, aristokrasinin olup olmaması, o aristokrasinin sanayide kullanılan sermaye birikimine ne kadar dâhil olup olmadığı çok önemli. Bütün bunlara teker teker bakmak lazım. Ama geç sanayileşen ülkelerin hepsinde, ortak olan devletin sermaye birikimi sürecinde çok büyük bir rol oynamış olmasıdır. Buraya bir not daha düşmek lazım; geç sanayileşen ülke deyince aklımıza hep Latin Amerika, Asya, Türkiye vs. geliyor fakat Almanya da bu bağlamda değerlendirilebilir. Ve devletin rolü bu ülkelerde her zaman önemlidir.
‘Yaratılmak istenen ‘milli’ burjuvaziden kasıt Müslümanlık’
- Türkiye’de devlet teşvikiyle canlandırılmaya çalışılan iş dünyasının temel karakteristikleri ne?
Türkiye’de İttihat ve Terakki döneminden beri milli burjuvazi yaratma fikri var. Ve buradaki millilik, temelde Müslümanlık demek. Ben zaten Türkiye’de Müslümanlıktan bağımsız bir milliyetçilikten söz etmenin mümkün olduğunu da zannetmiyorum. İttihat ve Terakki dönemindeki bazı gelişmeler ardından cumhuriyet kurulduktan sonra da milli burjuvazi, milli ekonomi yaratma fikrinin üzerinde durulmaya devam ediliyor. Ama cumhuriyet de İttihat ve Terakki’nin yarattığı burjuvaziden farklı, kendi iş adamlarını yaratmaya çalışıyor.
- Millilik başlığı altında, Müslümanlık dışında yer alan özellikler neler?
İktidarın güvenini kazanmış olmak, iktidara yakın olmak.
‘Orhan Pamuk’un laiklik eleştirisi bugünün söylemi’
- Burjuvazinin siyasi kodları var mı? Örneğin, Orhan Pamuk’un “Tiksiniyorum” demesine yol açan sebeplerden laiklik bu kodlar arasında mı?
O zaman böyle bir şey yok. Bunlar bugün kullanılan söylemler, bugünün dili. Cumhuriyetin sermaye birikimi süreçlerine böyle bir şey atfetmek bana hiç anlamlı gelmiyor. Siyasi İslam’ın güçlenmesiyle beraber laiklik ve Müslümanlık anlamını değiştirdi. Bu kavramların içi yeniden dolduruldu ve şimdi yeni terimlerle konuşuyoruz. O terimlerle tarihsel gelişmeyi açıklamaya çalışmak bana çok sağlam bir yöntem seçimi gibi gelmiyor.
- Söylediklerinizden Pamuk’un bu sözleri 20 sene önce söyleyemeyeceği mi çıkıyor?
Şu anda söyleyebileceği, şu anda aklına gelecek sözler bence...
Devlet iş adamlarını nasıl yarattı?
- Peki, Türkiye’de devlet iş adamlarını nasıl yarattı, teşvikleri neler oldu?
O dönemki ekonomik yapı ve ekonominin düzenleniş biçimi bugünkü gibi değildi. Gümrük duvarları altında iş yapan sanayiciler var. KİT’lerin, devlet işletmelerinin önemli olduğu kapalı bir ekonomi bu. Sermaye birikimi henüz çok gelişmediği için devletin bazı çok büyük yatırımlarda doğrudan yatırımcı olarak rol oynadığı bir ortamdan bahsediyoruz. Bu noktada dış ticaret rejimi, bundan kaynaklanan müdahale imkânları, döviz dağıtımı, ithalat izinleri önemli rol oynuyor. İkinci önemli başlık, altyapı yatırımları; iş adamlarının devlet sözleşmeleriyle bu yatırımlara dâhil olması... Özellikle 1950’lerde ithalatçılar, devletle çalışan müteahhitler var. KİT’lerden sağlanan ucuz girdinin yanı sıra ucuz kredi bulabilme imkânı da sayılabilecek ana kalemlerden.
‘Her dönemin memuru ile iş adamı kültürel olarak anlaşabildi’
- Bu teşvikler ve ekonomik gelişmeler sonrasında iş adamlığının yanı sıra kültürel ve siyasi olarak da burjuva denilebilecek ilk isimler kim?
Burjuva olmayan iş adamı, burjuva olan iş adamı gibi bir ayrım her ne kadar konuşulsa da bu kadar çalıştıktan sonra benim gözümün önüne çok kesin bir ayrım gelmiyor. Kendi ayakları üzerinde durabilen iş adamları var, duramayanlar var, ama herkes siyasi iktidarın kararlarından etkilenebilecek durumda. Cumhuriyetin ilk döneminde ortaya çıkanlardan, birinci nesilden (Vehbi) Koç’u düşünüyorum, ardından 1950’lerde ortaya çıkanlar var. İkinci nesilde bir iki örnek dışında büyük iş adamları okumuş kesimden geliyor, bir kısmı yabancı dil biliyor. Daha sonra mesela Ömer Dinçkök veya Cem Boyner gibi eğitimini yurt dışında almış, yabancı dile hakim iş adamlarıyla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla, Batı kültürüne aşinalık var. Bütün bunlar burjuvalaşmanın bileşenleri. Ama tarihsel olarak değişen bir siyasi duruştan bahsedebilir miyiz, bilmiyorum, Alman burjuvazisi gibi çok baskıcı rejimleri destekleyen burjuvazi örnekleri de olmuştur.
- İkinci nesil için saydığınız Batı kültürüyle haşır neşir olma, okumuşluk oranları toplumun geneliyle örtüşmeyen özellikler. Burjuvazinin kendini üstün görmesi sizce ihtimal dışı mı?
İnsan olarak gayet tabii görebilirler, sadece iş adamları değil bütün okumuş yazmışlar görebilirler. Ayrıca şunu söyleyebiliriz; Türkiye’de, bugün de öyle zannediyorum, memurlarla iş adamları anlaşabilecek kesimlerdi. Aralarında bir uçurum yoktu. Parasal olarak evet, ama kültürel olarak her dönemin memuruyla iş adamı anlaşabilmişti. Bugün de öyle.
‘Kâr etmeye yönelik ekonomik faaliyetin meşruiyeti yoktu’
- Tam bu noktada açtığınız parantezi biraz genişletsek; "Devlet ve İşadamları" adlı kitabınızda bürokratlar ile iş adamları arasına 1950’lerde giren bir gerginlikten de bahsediyorsunuz. Sebeplerin başında iş adamlarının değişen iktidarlar nedeniyle duydukları belirsizliği gösteriyorsunuz.
Şöyle bir şey var; Türkiye yakın zamanlara kadar ticaretin, kâr etmeye yönelik faaliyetlerin sağlam bir meşruiyet zeminine sahip olduğu bir ülke değil. Devlet sermaye birikimi sürecine destek oluyor ve kendi iş adamlarını yaratıyor, ama kâr etmeye yönelik ekonomik faaliyet, kendi içinde bir meşruiyet kazanmıyor. Mesele bu.
- Bunu biraz açar mısınız?
1980’lere kadar Türkiye’de sermaye sınıfının sosyal konumu sorgulanabilir durumda; 1950’lere kadar devletçi bir tek parti rejimi, 1950’lerde son derece keyfi bir yönetim olduğu için. Bir iş adamına “1950’lerde ‘Her mahallede bir milyoner yaratacağım’ diye ortaya çıkmış bir hükümetle niçin gergindi iş adamlarının arası” diye sormuştum. “Dikkatinizi çekerim” dedi, “milyoner yaratacağım diyor, iş adamı yaratacağım demiyor.” İş adamları kâr ediyorlar, devlet desteğinden de yararlanıyorlar ama siyasi süreçlerde söz sahibi olmaları kabul gören bir şey değil. 1960 sonrasında da sol ideoloji çok güçlü olduğu ve her zaman bir rejim tartışması sürdüğü için olmuyor. Bu belirsizlik 1980’lere gelindiğinde ortadan kalkıyor. “Özel sektörün toplumsal meşruiyeti vardır, ekonominin merkezinde özel sektör vardır” deniliyor. Ama siyasetçilerin belli alışkanlıkları var. Turgut Özal kadar özel sektör taraftarı olan kimse olmasa da Özal da iş dünyasından gelen siyasi eleştiriyle karşılaşmaktan hoşlanmıyordu. TÜSİAD’ın bazı eleştirileri onu da rahatsız edebiliyordu.
‘TÜSİAD’ın kurulması dönüm noktasıydı çünkü… ’
- Kitabınızda, 1978’de burjuvazinin o vakte kadar desteklediği Bülent Ecevit’e karşı kamuoyu oluşturulmasında katkıda bulunduğunu yazıyorsunuz. Varlığını devlete borçlu bir burjuvazinin devlete karşı çıkması sizce ne kadar mümkün?
Tabii zamanla güçlenen bir özel sektörden de bahsediyoruz. 1960’lardaki anayasal ve yasal değişikliklerle Türkiye’deki dernekleşmenin ve siyasi faaliyetin önünün açılmasıyla, hukuki olarak da bastığı zemininin daha güçlenmiş olduğu bir iş dünyasından bahsediyoruz. 1961 Anayasası ve onu izleyen yasal düzenlemeler sendikal hareketin gelişmesi için önemliydi, ama işveren kuruluşlarının gelişmesi için de önemliydi. 1971’de TÜSİAD’ın kurulması, o dönemde medyada çok az yer almış olmasına rağmen, bir dönüm noktasıydı. Çünkü devlet eliyle yaratıldığını söylediğimiz iş adamlarının artık kendi rüştünü ispat etmiş bir sınıf haline gelmeye başladıklarının işaretini veriyordu. TÜSİAD’ın taleplerinin içinde her zaman istikrar talebi vardı ve hukuk devletiyle ilgili talepler de bu istikrar taleplerinin bir parçası olarak ortaya çıkabiliyordu.
- Sizce iş adamlarının istikrarı hukuka tercih ettikleri noktalar hangileri oldu?
1980 darbesi sırasında Türkiye’nin çok büyük bir çoğunluğu istikrarı hukuka tercih etti. Onun için iş adamlarının da bunu tercih etmeleri özel bir durum sayılmaz.
‘Kurumsallaşmış şirketiniz varsa hukuk lazımdır; yoksa önemli olan ilişkilerdir’
- Yani, burjuvazi, istikrar için verdiği mücadeleyi demokrasi için veremedi mi?
Demokrasiyi hukuk devleti ile birlikte düşünmek ve “Hukuk devletinin olmadığı bir yerde demokrasinin anlamı ne” sorusunu sormak lazım. Bunu iş dünyasından bağımsız söylüyorum. İş dünyası, normal olarak kendi çıkarını düşünür ve bu çıkarın içine bir miktar da olsa “içinde yaşamaktan rahat ettiği bir toplum”u koyar. Ümit Boyner, bütün kadınların başının kapalı olduğu, içki içilmeyen, sokakta oturulacak kahve kalmamış bir toplumda yaşamak istemez herhalde. Sadece kadın olduğu için değil, böyle bir toplumda yaşamak istemeyen erkekler de vardır. Dolayısıyla, insanların içinde yaşamak istedikleri toplum modeli de, ekonomik çıkarlar için verilen siyasi mücadeleyi etkileyebilir.
Hukuk devletine gelince, sizin elinizde birikmiş bir sermayeniz, kurumsallaşmış şirketleriniz varsa hukuk size lazımdır. Fakat yeni yükseliyorsanız veya sıfırdan başlamışsanız, çok ciddi bir eğitiminiz, beceriniz, bilginiz de yoksa ve belirli bir iktidar döneminde Allah, “Yürü ya kulum” dediyse, o zaman hukuk size o kadar da lazım olmayabilir. Bu durumda size lazım olan ilişkilerdir. Sermaye biriktirme derdi olmayan ama demokratik bir toplumda yaşamak isteyen insanların iş dünyasına bakarken bunu unutmamaları lazım diye düşünüyorum. Çünkü hangi iş adamının hukuk devleti karşısında nasıl tavır alacağı bununla ilgilidir.
- Bu tespitiniz, eski büyük sermayedarlar ile bugün büyüyen iş adamları arasındaki ayrımı da kapsıyor mu? AKP’nin yarattığı iş adamları için bugün ilişkinin hukuktan daha önemli olduğunu mu savunuyorsunuz?
Bugün de bu ayrıma dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
‘Tanör raporu, TÜSİAD tabanı ile yönetimi arasındaki gerginliğin bir örneği’
- Çizdiğiniz bu çizgi mühim; ancak TÜSİAD parantezini kapatmadan sorsak; Bülent Tanör’ün demokrasi raporunun reddedilmesi size göre TÜSİAD’ın demokrasi hataları arasında değil mi?
O rapor TÜSİAD’ın talebiyle yazılmıştır. O sırada çok yaygın biçimde konuşulan şeyler değildi bunlar. TÜSİAD’ın içinde bir kesim de, aynı bugün Ümit Boyner’in siyasi eleştirilerine karşı çıktıkları gibi karşı çıkmışlardır rapora. TÜSİAD’ın yönetim kadrosuyla TÜSİAD’ın tabanı arasında hep bir gerginlik olmuştur ve Tanör raporu hadisesi de bu gerginliğin bir örneğidir.
- TÜSİAD’ın, Prof. Ergun Özbudun ve Prof. Turgut Tarhanlı’nın başkanlığında yazılan anayasa raporunun da arkasında duramadığı söylendi. TÜSİAD’ın demokrasi adımları olarak nitelendirebilecek bu çıkışlarının arkasında duramaması sizce süreklilik teşkil etmiyor mu?
Verdiğiniz örnek de TÜSİAD’ın yönetim kadrosuyla tabanı arasındaki gerginliğin bir örneği ve hukuk devleti ve demokrasi konusunda TÜSİAD’a nereye kadar güvenilebileceğini de gösteriyor.
‘Ankara’da işi olanın Boyner’in arkasında durması mümkün değil’
- Ankara çıkışlı ihale planlayan TÜSİAD üyesi bir iş adamının Erdoğan’la karşı karşıya gelmekten çok da çekinmeyen birinin, örneğin Ümit Boyner’in açıklamalarının arkasında durması ne kadar mümkün?
Mümkün değil. TÜSİAD’ın kuruluşundan beri zaman zaman yönetimle üye tabanı arasında gerginlik yaşanmıştır. Cem Boyner’in, Muharrem Kayhan’ın başkanlığını düşünün; taban, özellikle de yaşlılar tedirgin olurlardı. “Bu kadar da üstüne gidilmez ki” derler; çatışmayı onaylamazlardı. Boyner zamanında da benzer gerginlikler oldu. Mesela üyeler arasında TÜSİAD’ın değişmelere uyum sağlayamadığını söyleyenler oldu. Uyum sağlayamamanın çok farklı anlamları olabilir. Bir anlamı, “Siyasi rejimle iyi geçinemedi”dir. Bu yeni bir tavır değil.
‘NTV’nin hikâyesi durumu özetliyor’
- Bir yandan, Boyner döneminde TÜSİAD’a ilişkin olarak daha sonra geri alacağı “28 Şubat’ta emir aldılar” cümlesini sarf eden, diğer yandan iktidarla yoğun ekonomik ilişkide olan İshak Alaton portresinden yola çıkarak soralım; hükümeti eleştirmemekten öte muhalefete muhalefet “kazandıran” bir girişim mi?
Bunu bilmiyorum, ama hükümeti eleştirmemenin ekonomik nedenleri olduğu açık. NTV’nin hikâyesi konuştuklarımızı özetleyen bir hikâyedir. Bir iş adamı ekonomik nedenlerle siyasi iktidarı eleştirmekten çekinir, bu olabilir. Ama bunun yanında, Türkiye’deki ideolojik ortamda hükümetten ekonomik çıkarı olmayan gazetecilerin de tam da iktidarın istediği kavramları iktidarın istediği biçimde kullanarak konuştuklarını görüyoruz. İş adamları da bu ideolojik ortamın içinde yaşıyorlar. Hükümeti eleştirmek, hele hele muhafazakârlaşmadan şikâyet etmek bu ortama uymuyor; “in” değil.
‘Akademik dünyada sessizlik var’
- Söylediklerinizden “Alaton’un TÜSİAD’ı eleştirdiği kadar hükümeti eleştirmesi mümkün değil” sonucunu çıkarmak ne kadar yanlış?
Bence pek mümkün değil. Bu sadece ekonomik veya siyasi korkularla ilgili de değil; bunu yaptığınız zaman kültürel olarak da marjinalize oluyorsunuz. Akademik dünyada bu kadar sessiz kalınmasının bir sebebi de bu. Çünkü konuştuğunuz zaman sadece kariyeriniz tehlikeye girmiyor, aynı zamanda “Aa, bu da neler diyor!” şeklinde tepkiler görebiliyorsunuz. Meşhur “Arkadaşım ulusalcı oldu” formülü çok kullanıldı. Bu da insanları etkiliyor. Kimse öyle biri olarak algılanmak istemiyor. Ulusalcı olmak iyi değil, liberal olmak iyi ve bu kavramların içi ortama uygun biçimde doldurulurken, ulusalcı olmak hükümeti eleştirmek ya da muhalefeti savunmakla özdeşleşebiliyor, liberal olmak da muhalefetin her yaptığını eleştirip hükümeti eleştirmemekle bağdaşabiliyor.
- Bu Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşadığınız sıkıntılar mı?
Hayır, Boğaziçi’nde değil, ama genel olarak entelektüel ortamda çok rastlanan şeyler.
- Netleştirmek için sorsak; 1980 darbesi sonrasında TİSK, “Şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi sıra bizde” demişti. Sizce TÜSİAD dâhil tüm iş dünyasının muhasebe yapması gereken bir geçmişi yok mu?
Olmaz olur mu; yalnız şuna da bakmak lazım; iş dünyasının içinde farklı kesimler de oldu. 1960’larda sol hareket çok güçlüyken, “Tek yol devrim” çok kullanılan bir sloganken, iş dünyası gayet tabii korktu. Ciddi biçimde anti-komünist, baskıcı bir eğilim içine giren bir kesim oldu. Bu kesim TİSK’in içinde güçlüydü. Burada da çıkarlarla ilgili bir şey görmek mümkün; sanayi sektöründe işçi- işveren ilişkilerinin niteliğinden çok etkilenebilecek konumda olan özellikle küçük ve orta boy işletmelerin anti-komünist, anti-demokratik, işçi düşmanı bir tavrı benimsemeleri daha kolay olur. Buna karşılık, “komprador burjuvazi” veya “tekelci sermaye” denilen kesimde, yani finans sektöründe çalışan, sanayide de büyük işletmelerle ve yabancı ortaklıklarla üretim yapan, genellikle eksik rekabet koşullarında iş gören dolayısıyla emek maliyetleri konusunda çok duyarlı olmayan ve sendikalaşmadan çok ürkmeyen işverenler daha az işçi düşmanı bir diskur benimseyebilirler.
TÜSİAD’ın sendikalara bakışının başından beri TİSK’inkinden farklı olmasında, TÜSİAD’ın işçi düşmanı diskurdan ayrılmasında bunun etkisi olduğunu zannediyorum. Bir ideoloji paketinin içinde işçilere bakış, hukuk devletine, özel yetkili mahkemelere bakış nerede durur? Buna bakmak ve tutarlı bir bütün görmek mümkündür ve gördüğünüz şey ekonomik çıkarlarla ilintilendirilebilir. Ama tabii ekonomik belirleyicilikten de, nedenlerine bakmadan “TÜSİAD TİSK’ten daha demokratiktir” anlamına gelecek bir tavır benimsemekten de kaçınmak lazım.
‘İş adamlarının askerin varlığına karşı çıkma gibi bir dertleri yok’
- Sabancı’nın yönetim kurulunda subay olmasını da bu paket içinde mi? Hukuk devleti isterken askerin otoritesini bu raddede kabullenmek ne kadar uyumlu?
İş adamlarının askerin varlığına karşı çıkmak gibi bir dertleri olduğunu zannetmiyorum. Askeri darbe yanlısı olduklarını da zannetmiyorum, çünkü hem hukuk devletine ihtiyaçları olduğunu ve Batı demokrasileriyle iyi ilişkiler sürdüren, hukuk devleti ilkelerine bağlı bir hükümeti çıkarlarına daha uygun bulacaklarını düşünüyorum. Kurumsallaşmış büyük sermayenin, ciddi bir radikal rejim değişikliği tehdidi olmadığı sürece, demokratik bir hukuk devletini başka tür rejimlere tercih edeceğini düşünüyorum. Ama yönetim kurulunda toplumda temayüz etmiş, yetkili ve etkili insan bulundurmak sözünü ettiğiniz dönemin bir gereği. Bugün askerlerin toplumdaki rolü aynı değil, dolayısıyla yönetim kurullarında değiller.
- Sizce yarın askerler yine etkin olsa yönetim kurullarındaki eski yerlerine otururlar mı?
Olabilir. Bugün kimin etkili olduğunu düşünürse onu koyar. Yarın cemaatten birini koyar, öbür gün başkasını.
- Bugün büyük şirketlerin yönetim kurullarında kimler oturuyor; nasıl bir denge gözetiliyor? Örneğin, Gülen cemaati üyeleri var mı?
Bilemiyorum, herhalde vardır. Çünkü olması gayet mantıklı, olması beni hiç şaşırtmaz.
‘Devlet eliyle sermaye birikimi sağlama devam ediyor’
- Toplum ve Bilim’de yayımlanan makalenizde devletin oynadığı rolün önemsizleşmediğini söylüyor ve ekliyorsunuz: “Bugün yeni sermaye gruplarının gelişme sürecinin, Cumhuriyet döneminin devlet eliyle iş adamı yaratma olgusunu hatırlatan unsurlar barındırdığı gözlemlenebiliyor.” Bugün iktidarın bazı iş adamlarını destekleme ve bazılarını desteklememe biçimleri nasıl değişti?
Evet, devlet eliyle sermaye birikimi sağlama çok güçlü bir şekilde devam ediyor, ancak ilişki biçimi değişti. Değişiklikler nedir? Eskiden büyüklerin ilişki içinde çalışmak zorunda oldukları devlet, küçük ve orta boy iş adamları için o kadar önemli değildi. 1980 sonrasında, özellikle 90’larda KOBİ’lere yönelik teşvikler gündeme gelmeye başladı. AKP döneminde devlet KOBİ’ler için daha önce hiç olmadığı kadar önemli bir aktör haline geldi. Bu önemli bir değişiklik, yerel sanayileşme açısından da bir anlamı var.
Sermaye birikimleri her zaman devletin ne yapıp yapmadığıyla etkilenmiş büyük iş adamlarına baktığımız zaman da bir değişiklik görüyoruz. Artık kapalı değil, açık ekonomi rejimi olması nedeniyle, KİT’ler, döviz kotaları, ithalat-ihracat rejiminin özellikleri önemini kaybediyor. Fakat mesela, kamu ihaleleri önemini son derece koruyor ve çok önemli alt yapı yatırımlarını kapsıyor. Türkiye’de şehirleşme devam ettiği için de kentsel planda çok fazla kamu ihalesi oluyor.
Özelleştirmelerin açtığı alanlar da var. Özelleştirme sürecinin kendisi çok önemli; ihale nasıl açılıyor, nasıl dağıtılıyor, nasıl veriliyor… Ayrıca, mesela enerji sektöründe, doğal tekeli özelleştirdiğiniz zaman onu denetlemeye devam ediyorsunuz. O denetim mekanizmasında siyasi yetkililer söz sahibi oluyor ve siyasi süreçler iş adamını, onun kâr etme şansını veya şansızlığını büyük ölçüde etkiliyor.
Hastaneler gibi bazı sosyal hizmetlerin, mesela sağlık hizmeti veren kurumların özelleştirilmesi de, devlet destekli sermaye birikimine çok ciddi bir alan açıyor. TOKİ başlı başına sermaye birikimi sürecinde çok önemli bir aktör. Burada sadece büyükler değil, küçük müteahhitler de işin içine giriyor. Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman bugün devletin iş dünyasındaki öneminin hiç de azalmamış olduğunu görüyorsunuz. Siyasi İslam’ın yükseldiği ve rejim değişikliği tartışmalarının yeniden gündeme geldiği bugün, hükümet destekli sermaye birikimi süreçleri yeniden önem kazandı. İlginç olan bu; Türkiye’de özel sektör geliştikten, iş dünyasının içinde çok güçlü aktörler ortaya çıktıktan sonra, yeniden siyasi etkenlerin sınıf içi ekonomik güç dengelerini değiştirmeye, gerginlikleri ve ittifakları biçimlendirmeye başladıklarını görüyoruz. Devlet eliyle yaratılmış yeni bir iş adamları grubunun ortaya çıktığı söylenilebilir.
- Peki, bu yeni iş adamları kim? Devlet - iş adamı ilişkileri bu örneklerde hangi girişimlerinde somutlaşıyor?
Biz bu konudaki çalışmamızda 1990 öncesinde iş dünyasında önemli bir prezansı olmayan, özellikle AKP döneminde temayüz etmiş on kadar girişimci şahıs veya aileye baktık. (Detaylı bilgi, Prof. Ayşe Buğra ve Osman Savaşkan’ın Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanan “Yerel sanayi ve bugünün Türkiye’sinde iş dünyası” başlıklı makalelerinde bulunmaktadır- T24) Bunların hepsinin sermaye birikimi süreçlerinde, yukarıda devletin öneminin sürdüğünden bahsederken değindiğim faaliyet alanlarının önemli olduğunu görüyoruz. Özelleştirme sonrası enerji sektörü, kamu ihaleleri, TOKİ bağlantıları, vs. çok önemli görünüyor. Bunun dışında, turizmde, madencilikte ve sağlık sektöründeki yatırımlarda da hükümet müdahalesinin önemli olabileceğini görüyoruz. Ayrıca medya sektöründeki yatırımlar da yeni işadamlarının hükümetle ilişkilerinin niteliği hakkında fikir veriyor.
- Peki, Türkiye’de böyle bir manzaranın çıkmadığı, iktidarların kendi iş adamlarını yaratmadığı bir dönem oldu mu, yoksa AKP iktidarını ayrıştıran ciddi bir kesinti var mı?
AKP, döneminde gördüklerimiz olanın devamı değil. Birincisi, sermaye birikimi sürecini etkileyen müdahale mekanizmaları değişik; ikincisi, bugün sahiden bir rejim değişikliği havası içindeyiz. “Demokratikleşiyoruz”, “Vesayet rejiminden kurtuluyoruz” deniliyor, özel yetkili mahkemelerin işleyişindeki zaman zaman su yüzüne çıkan, kabul edilemez acayiplikler bir rejim değişikliği diskuru içinde göz ardı edilmeye çalışılıyor. Türkiye çok polarize olmuş bir toplum ve bu polarizasyon içinde zaman zaman adeta “devrimci” bir söylemin iktidarı desteklemek üzere kullanıldığını görüyorsunuz.
- “Rejim değişikliği”nden kastınız ne?
Rejim değişikliğinde her şey değişir. Mesela bir toplumda hukuksuzluğu meşru gösteren bir rejim değişikliği söylemi sürdürülebiliyorsa bunun iş dünyasına da mutlaka bir yansıması olacaktır. Aynı diskur iş dünyasındaki gelişmeleri açıklamakta ve oradaki acayiplikleri maruz göstermekte de kullanabilecektir.
‘Denetim mekanizmaları iş adamlarını ürkütecek şekilde çalışıyor’
- Bugün dikkatinizi çekenler neler?
Çok ciddi bir itiş kakış olduğunu fark ediyorum. Mesela Aydın Doğan’a yapılan çok spektaküler bir şeydi, ona benzer başka örnekler bulunabilir mi bilmiyorum, ama denetim mekanizmalarının hükümete yakın olmayan iş adamlarını ürkütecek şekilde çalıştığını gazetelerden görebiliyorum.
- Denetim süreçleri nasıl işliyor?
Bilmiyorum, denetim süreçlerini çalışmadım. Ama günlük gazetelere baktığınız zaman muhalefet partilerine mensup belediyelerin periyodik olarak denetime tabi tutulduklarını görüyorsunuz. Bunların içinde akçeli işler de bulunuyor. Kime ihale verilmiş, kime verilmemiş... Bu denetim mekanizması, politik tavırlarının oluşmasında iş adamlarını düşündürebilecek bir mekanizma.
- Hangi belediye ile iş yaptığına dikkat eden bir iş dünyasından mı bahsediyorsunuz?
Bunu bilemem, zaten öyle bir şansları var mı onu da bilmiyorum. Ancak siyasi kimlik iş hayatında belirli olabilecek gibi görünüyor. Yeni büyük iş adamları ve küçüklerin gelişmelerinde devletin çok önemli rol oynadığını biliyoruz. Büyük iş adamlarına baktığımızda, sözünü ettiğim mekanizmalardan ciddi biçimde yararlanarak yükselmiş olduklarını görüyorum. Buradaki süreçlerin nasıl işlediğine, yasalara ve idare teamüllere uygun olup olmadıklarına bakmak, gazetecilerin yapabileceği bir iş olabilirdi. Eskiden gazeteciler bu tür konularla uğraşırlardı, bir süredir bu konuların heveslisi kalmamış gibi görünüyor.
‘Yargının durumu fevkalade ürkütücü, medyanın durumu üzücü’
- Siz AKP yönetiminde yaşanılanlara karşı tepkili misiniz?
Yargının durumu fevkalade ürkütücü buluyorum. Medyanın durumuna da üzülüyorum tabii. Hem genel olarak, hem de konuştuğumuz konuyla ilgili olarak. Bu araştırmayı yapmaya başladığım zaman, hâlâ medyada iş dünyasıyla ilgili önemli haberler veren, bu haberleri izleyen ciddi gazeteciler vardı. Sonra bu tür haberler iyice azaldı. Bu çalışmayı şimdi yapsaydım, bazı şeyleri mutlaka gözden kaçırırdım. Bugün medyadan yana pek ümitli değilim, ümitli olan var mı onu da bilmiyorum.
Benim yaptığım iş de gazetecilik değil. Tek tek iş adamlarının durumuyla sadece iş hayatını etkilemekte belirli bir rol oynayan siyasi mekanizmaları ve süreçleri anlamak için ilgileniyorum. Kesin olarak söyleyebileceğim şey de şu: Birtakım müdahale mekanizmaları eskisinden farklı, ancak siyasi otorite eskisi gibi sermaye birikimi sürecini etkileyebiliyor. Bu mekanizmalar artık sadece büyük iş adamlarını değil, KOBİ’leri de kapsayacak şekilde biçimlendirilmiş durumda.
- Bugün konuştuğumuz iş adamları sizce Menderes’in tabiriyle “milyoner” mi yoksa “iş adamı” mı?
Belki bazı yeni şirketler sadece hükümet iktidarda kaldığı sürece varlıklarını sürdüreceklerdir, ama bazı yeni şirket sahipleri gerçekten iş adamı olarak kalacaktır. Bu mümkün. Ayrıca bugün siyasi süreçlere ciddi biçimde müdahil olan işveren kuruluşları var, örgütlü işadamları grubu TÜSİAD üyeleriyle sınırlı değil.
- Örneğin, MÜSİAD hangi siyasi süreçlerde, etkisini nasıl gösteriyor?
Dış ilişkilerde aktif olabiliyor; başka konularda da, mesela eğitim reformu konusunda da fikir beyan ediyor.
‘Ekonomi 2008’e kadar büyük şehirlerden Anadolu’ya kaymadı’
- İşveren derneklerindeki bölünmeye geçmeden bir konuyu netleştirsek; yükselen “muhafazakâr Anadolu burjuvazisi” derken kast edilen coğrafya ne? Sanayileşen yeni iller hangileri?
Tartışmalarda, çok da ciddi olmayan “Anadolu Kaplanları” tabiri kullanılarak işaret edilen yeni yerel sanayi şehirlerinin içinde Kayseri, Konya, Gaziantep, Denizli ve Kahramanmaraş var. Farklı ölçütlerle, farklı kümeler çıkarabilirsiniz tabii, ama biz bu çok sözü edilen beş şehri, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Ankara’yı içeren büyük metropollerle birlikte ele alarak, ekonomik faaliyette ciddi bir coğrafi kayma olup olmadığına baktık. En azından 2008’e, yani büyük krize kadar, böyle bir kayma görmedik. Ama bu şehirlerin kendi içlerinde farklılıklar görebiliyorsunuz. Mesela İzmir’de düşüş olduğunu, şehrin toplam ihracattaki payı, en büyük sanayi kuruluşları arasındaki işletmelerin sayısı gibi göstergelere bakarak görebiliyorsunuz. Bunun siyasi nedenleri olabileceğini düşünmek de mümkün görünüyor. Ama İstanbul, Ankara çok iyi vaziyette. 2008’e kadar yeni gelişen Anadolu şehirlerinin toplam ihracattaki payında bir artış görmüyorsunuz. Ondan sonraki kısmi artışta da, krizin etkisi ve krizle birlikte yeni gelişen ülkelere yapılan ihracatın payındaki bir artış da önemli olmuş gibi görünüyor. Tabii daha önce de ihracat büyük metropolden yapılırken üretimin bir kısmı Anadolu şehrinde yapılıyor olabilir, ama bu da yerelin dış dünyayla bağlantısını İstanbul üzerinden kurduğunu gösterir. Banka mevduatlarının dağılımına baktığınızda da eski metropollerin ne kadar önemli olduklarını görüyorsunuz. Yani, “ekonomi büyük şehirlerden Anadolu’ya kaydı” diyebileceğiniz bir durum yok.
- “Anadolu’da yükselen büyüme” söylemine sebebiyet veren gelişmeler ne?
Kayseri, Gaziantep gibi şehirlere gittiğinizde kocaman alışveriş merkezleri görüyorsunuz. Anadolu şehirleri gelişmeye devam ediyor, kentsel altyapı yatırımları yapılıyor, TOKİ ihaleleri bazı işadamlarına önemli karlar sağlıyor. Yerel sanayi de sanayinin gelişmesinden belirli bir pay alıyor. Böyle bir canlanma var. Ama ekonomik faaliyetin mekansal dağılımında çok büyük bir değişim yok. Ancak 2008 krizinden bütün dünya gibi Türkiye de etkilenmiş durumda ve krizin İstanbul gibi gelişmiş ülkelerle bağlantısı kuvvetli metropoller üzerindeki etkisi özellikle önemli. Bu ortamda, Anadolu şehirlerindeki ekonomik faaliyetin göreli önemi de daha fazla oluyor.
‘Anadolu’da temsiliyeti olanlar MÜSİAD ve ASKON değil; TUSKON ve TÜRKONFED’
- Bu yeni canlanmada, “Anadolu sermayesini TÜSİAD’ın değil, MÜSİAD, ASKON ve TUSKON’un temsil ettiği” iddiası ne kadar gerçek?
En azından MÜSİAD ile ASKON, üye tabanları ve faaliyetleri ve siyasi etkileri açısından, yerelden çok İstanbul’da önemli olan örgütler. TUSKON yerelde etkili, ama TÜSİAD’la yakın ilişkisi olan TÜRKONFED de öyle.
‘Anadolu’da Gülen cemaati tedirginliği var’
- Anadolu’da iş adamları, üç işveren derneğinden birinden mutlaka memnun mu? New Perspectives On Turkey’de Osman Savaşkan ile birlikte yayımladığınız makalede, Kayseri’de iş adamlarının TÜRKONFED’den, ödedikleri üyelik ücretlerinin karşılığını yeterince alamadıkları için ayrıldıklarını, ancak Boydak ailesinin yükselmesine gücendikleri için TUSKON ve MÜSİAD’a da belli bir mesafe ile durduklarını belirtiyorsunuz. Bu olağan bir durum mu?
Anlaşılabilir bir durum. Kayseri’nin eski işadamları nispeten yeni büyüyen sermayenin kendilerinden daha güçlü olmasından hoşlanmıyor olabilirler. En azından hoşlanmayanların olduğunu biliyoruz. Bu sadece ekonomik bir rahatsızlık olabilir, ama başka türlü gerginlikler olabiliyor. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, ne tür araştırma yaparsanız yapın, Gülen cemaati tedirginliği hissediyorsunuz. Ben kadın istihdamıyla ilgili bir araştırma için gittiğimde de bununla ilgili tedirginliklerle karşılaştım.
- Bahsettiğiniz tedirginliğin kapsamı tam olarak ne; siyasi mi, ekonomik mi?
Siyasi olarak da, ekonomik olarak da hissedilen bir tedirginlik. Aslında “Gülen cemaati” dememek lazım, bu bir ilişki ağı, yani network ya da Türkçe terimiyle bir tür şebeke. Formel bir yapısı yok, pek şeffaf değil ve çok güçlü olduğu fark ediliyor. Bu da insanları tedirgin ediyor. Her ne kadar radikal İslam’dan ayrı dursa da, toplumun muhafazakârlaşmasında önemli bir rol oynadığı düşünülüyor. Bunu sadece iş dünyasında görmüyorsunuz, ama özellikle Kayseri’de iş dünyası içinde bu ilişki ağının bölme, kendini ayırma, kendine yakın olanı destekleme eğiliminden söz ediliyordu. Buradaki mesele doğrudan doğruya TUSKON’la ilgili olmaktan çok, TUSKON’un bu ilişki ağı içindeki yeriyle ilgili gibi görülüyor.
- TUSKON daha çok kendi sağladığı yurt dışı bağlantıları ile biliniyor; dolayısıyla TUSKON’un hükümetle ilişkisi, örneğin MÜSİAD kadar yakın mı?
Hükümet TUSKON’a da, MÜSİAD’a da yakındı. Son zamanlarda hükümetle Gülen tarafının arası biraz bozulmuş gibi görünüyor. Bu TUSKON’un hükümetle ilişkilerini nasıl etkiledi bilmiyorum. Ama sözünü ettiğiniz bağlantıların kurulmasında hükümetin, özellikle dış işlerinin ve elçiliklerin rol oynamamış olduğunu söyleyemeyiz.
‘Gaziantep’te Konukoğlu’nun birleştirici rolünü oynuyor’
- Söyleşiyi sonlandırmadan, “iş dünyasında Güneydoğu” parantezi açsak; bölgede sanayileşme nasıl farklılaşıyor; iş adamları ne kadar rahat yatırım yapıyorlar? Ayrıca, aynı bölgedeki Gaziantep ve Diyarbakır ne kadar benzer örnekler?
Diyarbakır, tabii ki çok farklı. Oraya ayrıca bakmak lazım; hatta belki Diyarbakır’a İzmir’le beraber bakmak gerek çünkü Diyarbakır’da da İzmir’deki gibi siyasi ayırımcılık şikâyetleri olduğunu biliyoruz. Ama ben Diyarbakır üzerine çalışmadım, onun için bu konuda konuşamam. Gaziantep örneğinde ise SANKO’nun kurucusu olan Konukoğlu ailesi faktörü var. Eski, güçlü ve çok saygınlar; birleştirici unsur rolünü oynuyor. Konukoğlu kapsayıcı, herkese mesafeli duran ama herkesle ilişki kurabilen önemli bir aktör.
- Konukoğlu, bahsettiğiniz mesafeyi nasıl koruyor?
İş dünyasında çok önemli ve saygın bir aktör olarak, bütün polarizasyonun üstünde durulabiliyor. Bununla ilgili olarak, çok önemli bazı kurumsal gelişmelerden söz etmek faydalı olabilir. Medyada ne kadar yer buldu bilmiyorum ama oda seçimlerini düzenleyen kanunda yapılan bir değişiklik önemliydi. Buna göre, oda başkanları iki dönemden fazla görevde kalamayacaklardı. Anayasa Mahkemesi (AYM) bunu iptal etti. Eğer iptal etmeseydi, Konukoğlu gibi biri oda yönetiminde olamayacaktı. Yeni biri de o dengeyi, huzuru sağlayabilecek miydi, bilmiyoruz. Gönüllü işveren örgütleri “in” görüldüğü için çok dikkat verilmiyor, ama odalar özellikle yerelde son derece önemli.
‘Hükümetlerin odaları kontrol altına almaları kolay değil’
- Odalar, iktidar değişimlerine işveren dernekleri kadar tabi mi?
Hükümetlerin odaları kontrol altına almaları çok kolay değil. Üzerinde çok araştırma yapılmış bir alan değil, ama eskiden beri her zaman çok canlı siyasi tartışmaların yürütüldüğü alanlar oldu odalar. Demokratik yönetim mekanizmaları olan, seçimlerin ciddiye alındığı, güçlü oldukları için de hükümetlerin istediği gibi etkileyemediği yerler.
- Odaların gücünün kaynağı ne?
Her şeyden önce mecburi üyelik nedeniyle çok fazla insanı temsil etmeleri, seçim süreçlerinin niteliği nedeniyle de çok kapsayıcı olmaları…
- Odaların TÜSİAD, MÜSİAD, ASKON ve TUSKON’a bakışı neye göre şekilleniyor?
Gönüllü örgütler oda yönetiminde söz sahibi olmak için rekabet ediyor, seçim ittifakları yapıyorlar. Türkiye’deki polarizasyonun buralarda da etkili olduğunu ve farklı yörelerde farklı biçimlerde tezahür ettiğini söyleyebiliriz. Ama bana buradaki polarizasyon başka kurumlarda olduğu kadar sert değilmiş gibi geliyor.
04 Mart 2013
Prof. Ayşe Buğra
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

